14 November 2018, Wednesday
Tercüme Editörü
Wikiyours makaleleri İngilizce makalelerin Türkçe'ye çevrilmiş halleridir. İngilizce bilen herkes makale sahibi olabilir ve yaptığı çeviri miktarınca para kazanır.
Çeviri Yapmak İçin Makale Seçiniz
Makale yazmak için
bir kategori seçin
Düzeltme Öner

Şeriat

İçindekiler
  1. Şeriat nedir
  2. Şeriat teriminin kökeni
  3. Şeriatın tarihçesi
  4. Şeriat tanımı ve anlaşmazlıklar
  5. Şeriatın uygulanması
  6. Şeriatın desteklenmesi ve karşı çıkılması
  7. Şeriat hakkında eleştiriler
  8. Batı hukuk sistemleri ile paralellikler
  9. Şeriat Resimleri

Şeriat nedir

Şeriat

Şeriat, Şeriat kanunu veya İslam kanunları (شريعة) İslami geleneğin bir parçasını oluşturan dini hukuktur. Özellikle Kur'an-ı Kerim ve Hadis-i Şeriflerin, İslam'ın dini gereklerinden türetilmiştir. Arapça'da, "Şeriat" terimi, Allah'ın ilahi kanununa atıfta bulunur ve bilimsel yorumlarına atıfta bulunan fıkıh ile karşılaştırılır. Modern zamanlarda İslam dinini uygulama şekli, Müslüman gelenekçiler ile reformistler arasında tartışma konusu olmuştur.

İslam hukukunun geleneksel teorisi, şeriatın dört kaynağını tanımlar: Kuran, sünnet (gerçek hadis), kıyas (benzerleri ile akıl yürütme) ve icma (hukuki uzlaşma). Önde gelen ve bilinen mezheplerin kurucuları; Hanefî, Maliki, Şafiî, Hanbelî ve Caferi, içtihat ederek yaptıkları şeriat kararlarını kutsal kaynaklardan elde ettikleri metodolojileri ile geliştirmişlerdir. Geleneksel hukuk felsefesi, geniş bir yelpazede yer alan konuları bir araya getiren ibâdat (dini kurallar) ve mu'âmalât (toplumsal ilişkiler)'ı birbirinden ayırır. Alınan kararları beş kategoriden birine eylem atamaktır ki bunlar da: Zorunluluklar, tavsiyeler, ruhsatlı izinler, günahlardan kaçınma ve yasaklardır. Böylece şeriatın bazı alanları batılı hukuk fikri ile örtüşürken, bazıları şeriatın daha geniş anlamıyla Allah'ın iradesine uymaya karşılık gelir.

Şeriat nedir

Tarihsel olarak İslam şeriatı, bağımsız hukukçular (fetva verenler) tarafından yorumlandı. Hukukçuların yasal görüşleri (fetvalar), kadı mahkemeleri ve bu mahkemelere başkanlık eden hükümdarların atadığı hakimler tarafından uygulamaya geçirildi.

Verilecek hükümlerin geçerliliği, yöneticiler olarak görev yapan konseyce kontrol edilip ceza kanunu idaresi altındaki mahkemeler tarafından yapıldı. Osmanlı hükümdarı, kendi yasal kanununu yaymak ve müftüyü devlet memuru haline dönüştürmek suretiyle, yasal sistem üzerinde dini boyutlu ilave kontrol mekanizması oluşturdu. Gayrimüslim cemaatlerin, kadı mahkemelerinin yetkisi altındaki meslekler arası anlaşmazlıklar dışında, yasal özerklikleri vardı.

Modern çağda şeriat temelli ceza kanunları, Avrupa modellerinden esinlenerek yürürlüğe giren kanunlarla değiştirildi. Müslüman dünyasındaki adli işlemler ve hukuk eğitimi Avrupa'daki uygulamalara benzer hale getirildi. Birçok Müslüman devletinin anayasaları şeriatı referanslar alsa da, klasik kurallar büyük oranda kişisel ve ailesel statüde kabul edilmektedir. Yasaları düzenleyen yasama organları, geleneksel İslam hukukunun temel kanunlarını terk etmeden modernleştirmeye çalışmışlardır. 20. yüzyılın sonuna doğru İslami anlayışta yeniden bir canlanma ortaya çıktı ve İslamcı hareketler tarafından, şeriatın tam olarak uygulanması için genel çağrıda bulunuldu. Bunlara, taşlama gibi bedensel haddi aşma cezalarının tekrar uygulanması da dahil edildi. Bazı durumlarda bu çalışmalar geleneksel hukuk reformu ile sonuçlanırken, diğer ülkeler ilerici reformcular tarafından savunulan şeriatın yeniden yorumlanmasına tanık oldu. Bazı ülkelerde ilerici reformcular savundukları şeriat hukukunu (tüzel) yeniden yorumlanmasını kabul ettirirken bazen de bu düzenlemeler geleneksel İslami hukuk yasaları reformunun kabul edilmesi ile  sonuçlandı.

Müslüman çoğunluğun olduğu ülkelerin kendi şartlarına göre yorumladıkları şeriat kuralları, dünya çapında tartışmalı bir konu haline gelmiştir. Nijerya'da bulunan gayrimüslimlere zorla uygulatma (empoze) girişimleri toplumlar arası şiddete neden oldu ve Sudan'ın dağılmasına da bu olayların neden olduğu kanısına varıldı. Asya'daki bazı İslami azınlık ülkeleri (İsrail gibi), Afrika ve Avrupa, Müslüman nüfusları için bireysel bazda şeriat temelli aile yasalarının kullanılmasını kabul etmişlerdir. Şeriatın laik hükumete uyarlanmış biçimleri; insan hakları, düşünce özgürlüğü ve kadın hakları ile uyumlu olup olmadığı konusunda tartışmalar halen devam etmektedir.

Şeriat teriminin kökeni

Dinlerde şeriat

Şe-re-a kökünden türetilen Arapça kelime Şeriat'ın ilk anlamı din ve dini hukukla ilgilidir. Batılıların açıklamalarında kullandıkları şeriat yorumunda; "Orta Doğu'nun Arapça konuşan halkları tarafından kullanılan ve bir peygamber ile temsil edilmiş İslam dinini ve bu dinin hukuk sistemini ifade eder" denir. Mesela, Musevi Musa'nın şeriatı, yasası veya dini anlamına gelir ve "şeriati" kelimesi, herhangi bir tek tanrılı dine atfen "dini/dinimiz" anlamına gelir. İslami yorumda şeriat; Kur'an-ı Kerimin ayetlerine, Hazreti Muhammet (sav)’in sözlerine ve yaptıklarına, bunlardan çıkarılmış yorumlara dayanan, insan yaşamını ve toplumsal hayatı düzenleyen, Allah'tan geldiği için hiçbir zaman değişmeyecek olan dini kurallar bütünü ve İslam hukuku sisteminin adıdır. Birçok Müslüman için, sözcük sadece "adalet" anlamına gelir. Adalet ve sosyal refahı teşvik eden bir yasayla şeriata uymayı düzenleyen kurallar olarak bilinir.

Lexicographical (sözlük sıralaması) geleneksel kayıtlarında, şeriat kelimesinin dini çağrışım olmadan görünebildiği iki önemli kullanım alanı kaydeder. Bir pastoral ya da göçebe ortamı hatırlatan metinlerde geçmekte, hayvanları kalıcı bir su kaynağında ya da sahillerde sulama yapmak anlamında kullanılmakta ve buraya gelen hayvanlara özel bakım yapmak olarak atıfta bulunulmaktadır. Bir başka kullanım alanı da gezgin veya bitmeyen uzun fikirlerle ilgilidir. Bu anlam aralığı, İbranice'de sara kelimesi ile aynı kökten gelir ve bu da "yol" ya da "yörünge" anlamının kökünden türemiştir. Her iki alanda da kullanılan farklı anlamlar dini anlamda kullanılan şeriat kelimesine boyut katmakta ve desteklemektedir.

Bazı bilim adamları şeriat kelimesini İbranice "Halakah-izlenecek yol" (Allah'a gitmek) olan ya da "su kaynağına giden yolu" ifade eden klasik dönemden kalan (arkaik) bir Arapça kelime olarak tanımlar. Bunun anlamını da; kurak bir çöl ortamında suyun öneminden kaynaklanan ve onu bahşedeni kutsama adına Tanrısal bir betimleme metaforu (soyut kavram) olarak kullanır.

Kur'an'da, şeriat ve onun geldiği kök olan şerea'nın anlamı, "yol" ya da "rota/yörünge" anlamıyla ortaya çıkar. Şeriat kelimesi Arapça konuşan Yahudiler tarafından orta çağda çokça kullanılmıştır ve 10. yüzyılda yapılan Eski bir Arap antlaşmasında Sa'adya Gaon olarak bilinen torah kelimesinin en yaygın tercümesidir. Terimin benzer bir ifadesini Hristiyan yazarlar da kullanmışlardır. Arapça ifade de Allāh'ın Şeriati (شريعة الله 'Allah'ın Kanunu'), İbranice (תורת אלוהים 'Tanrı'nın Yasası') ve Yeni Ahit'te Yunanca'da (νόμος τοῦ θεοῦ 'Tanrı'nın Yasası') olarak yazılmaktadır (Romalılar 7: 22'nin ortak bir çevirisidir). İslami edebiyatta bir akademisyenin yorumunda şeriat kelimesi fıkhın aksine, bir peygamber ya da Allah'ın yasalarını ya da mesajlarını belirtmek anlamında kullanılmıştır.

Al-kâinûn el-İslami ( (القانون الإسلامي, İslam hukuku) ile ilgili bir terim, 19. yüzyılın sonlarında Avrupa'da kullanılmaya başladı. Modern bağlamında devletin hukuk sistemine atıfta bulunan terim, Müslüman dünyasında da kullanılmaktadır.

Şeriatın tarihçesi

Şeriatın tarihçesi ve Ebu Hanife

İslam'da şeriatın kaynağı olan Kur'an-ı Kerim ve 571 yılında Mekke'de doğan İslam Peygamber'i Hz. Muhammed Mustafa (sav)'nın yaşamından ortaya çıkan kurallar ve geleneklerdir. Fıkhın şekillenme dönemi ilk Müslüman cemaatlerin zamanlarına kadar uzanmaktadır. Bu dönemde, hukukçular teoriden ziyade otorite ve öğretimle ilgili pragmatik (yarar sağlayan) meselelere daha fazla ilgi duyuyorlardı.

İslam Şeriatı, Hz. Muhammed (sav)'in en yakın arkadaşlarına (sahabeler) Halife Hz. Ebû Bekir (ra) (632-34), Hz. Ömer (ra) (634-44), Hz. Osman (ra) (644-56), Hz. Ali (ra) (656-61), Sünnî Müslümanlar ve Şiî Müslümanlar dönemlerinden başlayan çok önemli birçok gelişme olmuştur. Muaviye zamanında Ebu Sufyan ibn Harb, başlangıçta İslam hukuku kapsamadığı konuları gündeme taşımış ve farklı bir yaklaşım sergileyerek kentsel dönüşüm gerçekleştirmiştir. Emeviler döneminde İslami hakimler tayin edilerek atama ile görevlerine başladılar. Kadının yargı yetkisi sadece Müslüman olanlara geçerliyken gayri-Müslim nüfus ise kendi yasal hukuk sistemini ve kurumlarını kurdu. Emeviler döneminde adalet için çalışmalar bilim adamlarına farklı mesleklerde veya yönetim kademelerinde görev verilmemiştir. İslam hukuk sistemini desteklemek ve geliştirmek için yapılan girişimler bir sonraki İslam devleti olan Abbasiler döneminde gerçekleşti. İlk Abbasi Halifesi El-Mansur, şeriata göre idare sözünü yerinde kullanmak için büyük bir sorumluluk hissetti ve 771 yılında "ulemanın saygın bir üyesi" olarak Mısır Yargı Başkanı unvanı ile görev yaptı ve "yalnızca şeriatı savunmak için" yemin etti. Adalet için atanan Kadılar, dindar ve İslamı iyi bilen insanlardan seçildi. İyi eğitim almış kadılar arttıkça, İslam hukuku teorileşmeye ve sistemleşmeye başladı. Abbasi devleti, Kadıları ve adalet müessesesini hükumetin işleyişinden bağımsız tuttu ve adaletin zedelenmemesi için bu ayrıma her şartta daima saygı gösterdi.

O zamandan beri İslam toplumundaki değişimler şeriatın dalları hükmündeki fıkıh (hukuk) ve kanunlar sırasıyla gelişmiş ve bu gelişim ve ilerleyen zamanla devam eden bir rol oynamıştır. Teorideki gelişmelere, 8. ve 9. yüzyıl İslam alimleri; Ebu Hanife, Malik bin Enes, İmam-ı Şafî, Ahmed ibn Hanbel ve diğerleri tarafından başlatılmıştır. İmam-ı Şafî, şeriatı hayata tam aktarabilmek için Kuran'ın, Hadislerin ve fıkhın (hukukun) kurallarını bilimsel yöntemlerle ve geleneklere de uyarak kelimesi kelimesine yorumlanmasını savunmuş, şeriat için geçerli olabilecek 'uygulanabilen normlar' teorisini ortaya koymuştur.

Ebu Hanife Camisi

İslam hukukçuları, İslamın altın çağları olarak bilinen 7. ile 13. yüzyıllar arasında bir dizi yasal kavram ve kuram geliştirdiler. İslam hukukunun farklı okullarında şeriatın bu şekillendirilmiş farklı versiyonları fıkıh olarak adlandırıldı. 

Hem Emevî Halifesi Ömer bin Abdulaziz (679-720) hem de Abbasiler, halifenin Kuran'a veya sünnete aykırı olarak yaşamaması gerektiğine karar vermişlerdir. İmam Şafi şöyle bildirmiştir: "Peygamberimizin sünneti (hayatında tatbik ettikleri haller, uygulamalar) bilinen haliyle kabul edilmelidir... Halifenin kararı ile ortaya konulan ve uyguladığı bir icraat daha sonra Peygamberimiz'den gelen hadisler ışığında eğer sünnetine uymadığı görülürse, ya sünnete uygun hale getirilir ya da kaldırılır" dedi. Böylelikle, Abbasiler döneminde yapılan ilmi çalışmalar sonunda şeriatın temel özellikleri kesin olarak ortaya konulmuş ve şer-i yasalar Müslümanlar için davranış biçimi olarak tanınmıştır.

Modern zamanlarda, Müslüman topluluklar çeşitli görüş ayrılıklarına düştüler. Laiklik taraftarları, devletin yasalarının İslam hukuk doktrini yerine laik ilkelere dayandırılmasına inanmakta, gelenekselciler devletin yasalarının geleneksel hukuk ekolüne dayandırılmasına inanmakta, reformcular, yeni İslam hukuk teorilerinin ise modern İslam hukuku üretebileceğine ve kadın hakları gibi alanlarda kabul edilebilir görüşler ortaya koyabileceğine inanmaktadır. Bu görüş ayrılıkları günümüze kadar devam etmiş ve halen de devam etmektedir.

İslam'a karşı artan yöneliş 18. yüzyıldan başlamış ve bu ilerleme artarak devam etmiştir. Bu ilerleme hareketi, savaşlardan eğitimin geliştirilmesine kadar farklı alanlarda yapılan çabalar ile ortaya konulmuştur. 

Şeriat tanımı ve anlaşmazlıklar

Şeriat tanımı ve anlaşmazlıklar

Şeriat, en bilinen tanımıyla, Kur'an-ı Kerim ve Hz. Muhammed (sav)'in Allah'ın kontrolünde Kur'anı Kerimin indiği peygamberlik hayatının sünnet olarak ifade edilen yaşam biçiminin adıdır. Bu nedenle, insan yorumu olarak ortaya konulan hukuk ile vahiy kaynaklı fıkıh farklıdır. Pek çok bilim adamı, şeriatın resmi olarak bir kod olmadığını ve iyi tanımlanmış kurallar dizisi olduğunu belirtti. Şeriat, hem Müslüman toplumların değişen dünya şartlarına karşı şer-i yorum farklılıkları hem de günümüze kadar gelen yazılı eserlere dayanarak yapılan yorumlar hep tartışma konusu olmuştur. Hunt Janin ve Andre Kahlmeyer, şeriatın "uzun, çeşitli ve karmaşık" olduğunu düşünmüşler.

9. yüzyıldan itibaren, geleneksel İslam toplumlarında hukukun (fıkıh) yorumlama gücü, akademisyenlerin (alimlerin) elindeydi. Bu yetkilerin ayrılması ile devlet kontrolü olmadan bağımsız bir şekilde karar alan veya yeni yorumlara kapalı olan ve sürekli destek beklediği halka karşı kural koyanların eylemlerini sınırlamaya yaradı. Sonraki yüzyıllar ve imparatorluklar boyunca, ulema ile hükümdarlar arasındaki denge değişti ve farklı düzenlemeler yaşandı, ancak güç dengesi kararlı bir şekilde asla değiştirilmedi. Yüzyıllar boyunca, Sanayi Devrimi ve Fransız Devrimi gibi batı imparatorlukların olduğu zamanlarda ortaya çıkan siyasi, teknolojik değişim ve gelişim güç dengesini Avrupa lehine değiştirdi. Daha önce İslam devletleri hakimiyetinde bulunan birçok toprak kademeli olarak Avrupa'nın dünya hakimiyeti hegemonyasına dahil oldu. İkinci Dünya Savaşı'nın sonunda Avrupa devletlerinin gücü geriledi ve daha önce de olduğu gibi çok zayıf düştüler. Müslüman dünyasında devam eden bağımsızlık ve modernlik sürecinin bir etkisi olarak İkinci Dünya Savaşı sonunda Avrupa Hükumetleri, hukuk sistemlerini, modernliğe yönelik tutumlarını ve İslam şeriatından aldıkları çok çeşitli yorumlanma biçimlerinin kendilerine uygun olan bölümlerini kullanmışlardır.

Leiden Üniversitesi'nde Gelişmekte Olan Ülkelerde Hukuk ve Yönetim Profesörü Jan Michiel Otto yaptığı antropolojik bir araştırmada, yerel toplulukta yaşayan insanlar; normları ve uygulamaları yerel gelenekten, kabile geleneğinden veya din temelden gelen yaşam tarzlarını çoğunlukla ayırt edemediklerini bulmuştur. Çatışmacı bir şeriat görüşüne uyan topluluklarda, üst düzey dini otoriteler çatışmanın tam tersini belirtmiş olsa bile, şeriatı, dini görenek ve kültüre bakan ve pek çok istenmeyen uygulamaya yönelen eğiliminde olduğunu belirtmiştir.

Şeriat hukukunun kaynakları

Şeriat hukukunun kaynakları ve İmam Buhari

Müslüman olan bir insanın şeriat anlayışına göre, ilahi kanun olarak anlaşılan şeriatın iki kaynağı vardır; bunlar Kur'an ve Sünnettir. Kur'an, Allah'ın değişmez kelamı olarak görülür. İslam'da şeriat, değişmemiş ve bozulmamış bir parçası olduğu bilinmektedir. Kur'an-ı Kerim; Allah, Müslüman erkekler ve Müslüman kadınlar için kişisel veya toplumsal kanunlar, sosyal yasalar, Müslümanların gayri-Müslimler, mürtedler ve münafıklar ile etkileşim yasaları, finans, ahlak, ölüm, kıyamet ve kader dahil olmak üzere bir dizi konuyu kapsamaktadır. Şeriatın diğer kaynağı ise Sünnettir. İslam Peygamberi Hz. Muhammed Mustafa (sav)'nın hayatı ve insanlık için yaptıklarının örnek olması sünnettir. Sünnetin bir şeriat kaynağı olarak önemi, Kur'anda çeşitli âyetlerle teyit edilir. Buna örnek olarak "Mü’minler, düşman birliklerini görünce, “İşte bu, Allah’ın ve Resulünün bize vaad ettiği şeydir. Allah ve Resulü doğru söylemişlerdir” dediler. Bu, onların ancak imanlarını ve teslimiyetlerini artırmıştır. (33:21)". Sünnet, öncelikle hadislerde veya Hz. Muhammed (sav)'in söylemleri, eylemleri, eylemlerine karşı gönüllü sahabelerin gösterdiği tavırlar ile ortaya çıkan raporlarında bulunur. Hz. Muhammed (sav)'in yaşamından sonra aslına en yakın yorumlanarak yaşanmış dönem 850 ile 915 yılları arasındaki devirlerdir. Bu devirlerde ortaya konulan hadisler Kütüb-ü Sitte adlı eserde altı hadis alimi olan İmam Buhârî, İmam Müslim, Ebu Davud, Tirmizi, El-Nesaî, İbn Mâce tarafından derlenmiştir. İmam Buhari'nin Câmi es-Sahih eserinde yaklaşık 7.000 ve 12.000 hadis vardır. Hadislerin orijinalliği ve gerçekliği, Hz. Muhammed (sav)'den alındığı andan esere geçirilinceye kadar geçen süreçteki nakledicilerin bireysel doğruluk ve güvenilirliği belgelenerek değerlendirilmiştir. Şiiler için ise Sünnet Yaşam ve On İmamların sözleri hadislere ilave olarak yol göstericiler olarak kabul edilir.

Kur'an-ı Kerim ve Hadisler

İslam Hukuku ve Ebu Hanife

Hadis'i bir kanun kaynağı olarak reddeden Müslüman fikir adamları "Kur'ancı" olarak bahsedilir. Bu yaklaşımda olanlar, sadece Kur'an'dan alınan kanunların geçerli olduğunu ileri sürerler. Modern çağdaki bazı İslam teologları, kaynak olarak Kur'an'da hadislerden ve hadis uygulamalarından açıkça bahsedilmediğini, Peygamber Hz. Muhammed (sav)'in yaşamında ve ölümünden iki yüzyıl sonrasına kadar yazılı olarak kayda alınmadıklarını delil olarak göstermişlerdir. Ayrıca, hadislerin özgünlüğü konusununda da şüphelerini ortaya koymuşlardır.

Bununla birlikte, Müslümanların büyük çoğunluğu Hz. Muhammed (sav)'in yaşamı boyunca söylediği sözleri, davranışları ve örnek yaşamını Kur'an'a göre ikinci bir hukuk kaynağı ve dini otorite olarak tanımlayan hadisleri kabul etmişlerdir. Buna benzer şekilde bir çok İslam alimi, hem Kur'an hem de sahih hadislerinin, şeriat kaynağı olarak geçerli olduğuna ve Kur'an ayetlerinden deliller ile bu inançlarının gerçekçiliğine inanmaktadırlar.

"Andolsun ki, Resûlullah, sizin için, Allah'a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah'ı çok zikredenler için güzel bir örnektir. ( 33.21)"

"Allah ve Resûlü bir iş hakkında hüküm verdikleri zaman, hiçbir mü’min erkek ve hiçbir mü’min kadın için kendi işleri konusunda tercih kullanma hakları yoktur. Kim Allah’a ve Resûlüne karşı gelirse, şüphesiz ki o apaçık bir şekilde sapmıştır."

Şeriat, Müslümanların büyük çoğunluğu için tarihi tecrübelerden, Kuran'dan ve Hadislerden ortaya çıkmıştır. Sünnî Müslümanların Hz. Muhammed (sav)'den görerek kabul ettikleri kelimeleri, davranışları ve örnekliğini yanında bulunarak doğrudan gözlemlemiş arkadaşları olan sahabelerin dürüstlüğü ve yalansız olmaları en büyük referans olmuştur. Böylece hadisler doğrultusunda gerçeğe yakın olarak uygulanmak istenen şeriat için, sağlam bir temel ve teolojik zemin oluşturur. Sünni Müslümanlar için, Sahih Buharî ve Sahih Müslim'in hadis kitapları en güvenilir eserler ve Sünni şeriat kaynağı olarak kabul edilir. Bununla birlikte Şii Müslümanlar, Hz. Muhammed (sav)'in ölümünden sonra gerçekleşen Sünni Şii iç savaşlarında hadis nakili yapanların Sünni tarafa ait oldukları düşündüklerinden, nakil zincirini güvenilir saymamışlardır. Şia, Kitab el-Kafi ve Tehzib El Ahkam gibi derleme eserleri ve daha sonradan kendilerine göre güvenilir hadis kitabı olan El-Akhbar'ı kullanmıştır. Bu hadis kaynağı, Hz. Muhammed (sav) ve on iki İmamın günahsız, hatasız olduklarını ve Şiî Müslümanlar için önemli bir şeriat kaynağı olarak gördükleri kelimeler, davranış ve hayat örneklerini içerir. Aslında her ne kadar aykırı gibi dursalar da, Şiî hadisleri Sünni hadislere benzemektedir. Tek fark, Şiî hadisleri ayrıca Hz. Muhammed (sav)'in biyolojik torunları olan İmamların söz ve eylemlerini içermektedir ve bunlar da İslam yaşamlarında örnek olabilecek referanslar olarak kabul etmeleridir. Bununla birlikte Hadis-i Velavi Şiiler için önemli bir kaynak eserdir.

Kur'an Anlaşmazlıkları

İslam Hukuku (Fıkıh)

İslam Hukuku ve Kuranı Kerim

Fıkıh (İslam hukukunun bilgi kaynağı), alimlerce verilen fetvalar ile genişletilmiş şeriat ilkelerini ve fıkıh metodolojisini kullanarak, hayatın belirli yasalarla düzenlendiği ortak alanlarını ve uygulama sürecini temsil eder. Kur'an ve Hadis kaynakları sarih (yalın) hali ile değiştirilemez kabul edildiğinden, fıkıh standartları, alimlerin (ulema) de istişare ve fetvaları ile farklı yaşam sürülen yeni devirlerde uygulama olarak uygun hale getirilebilir. Fıkıh; dini, sosyal, politik, anayasal ve usul hukuku dahil olmak üzere hukukun tüm alanlarını kapsar ve İslami kanunlar oluşturmak için aşağıdakileri içermektedir:

Kur'an'ın ilkeleri ve yorumları (İslam'ın bütün eğitim kurumları ve mezhepleri tarafından kullanılır)

Hadis ravilerinin (naklediciler) zincirinin güvenilirliğini belirtikten sonra Sünnet'in (Hz. Muhammed (sav)'in uygulamaları, görüşleri ve gelenekleri) ve ilkelerinin yorumlanması (İslam'ın bütün eğitim kurumları ve mezhepleri tarafından kullanılır)

Yukarıdaki iki kaynak, ortaya çıkan soru ve sorunlara yetersiz kaldığında, farklı fıkhi açıklamalar ve cevaplar hiyerarşik bir biçimde aşağıdakiler gibi konuşlandırır:

İcma: İlim ve akademik olarak belirli bir neslin, fikir üreten yetkili alim Müslümanları arasında, toplu akıl yürütme ve fikir birliğine varılması ve İslam alimleri tarafından yorumlanmasıdır. Şeriat için bu fıkıh ilkesi Kur'an-ı Kerim'de "Ey İnananlar! Allah'a itaat edin, Peygambere ve sizden buyruk sahibi olanlara itaat edin. Eğer bir şeyde çekişirseniz, Allah'a ve ahiret gününe inanmışsanız onun halini Allah'a ve Peygambere bırakın. Bu, hayırlı ve netice itibariyle en güzeldir. (4:59)"den türetilmiştir. Genellikle, Sahabe'nin (Hz. Muhammed (sav)'in ashabları) kaydedilen fikirleri yetkili ve en güvenilir kabul edilir. Eğer bu mümkün değilse, Hz. Muhammed (sav)'in sahabelerinin (arkadaşlarının) kaydedilmiş bireysel akıl yürütmeleri aranır. İslam tarihinin bazı Müslüman akademisyenleri, ilk nesil Müslümanları ve daha sonraki Müslüman nesillerin bireysel akıl yürütme imkanı verdiklerini savunurken, diğerleri iktidarın yalnızca en erken Müslüman nesiller için bireysel akıl yürütme imkanı sunduğunu savunmuşlardır. (İslam'ın bütün eğitim kurumları tarafından kullanılan Caferi Fıkıh sadece Şii İmam'ın içtihadını kabul eder.)

Kuran Anlaşmazlıkları

Kıyas: Hükmü hakkında nass (ayet ve/veya sünnet) bulunmayan bir meseleyi, aralarındaki ortak sebep-sonuç bağından yola çıkarak, ayet veya hadislere aykırı olmayacak bir şekilde çözmektir. Kıyasın fıkıh içinde kullanımını destekleyen Kur'an-ı Kerim ayetine "Derken, onların içindeki zalimler, sözü kendilerine söylenenden başka şekle soktular. Biz de haktan ayrılmaları sebebiyle, o zalimlere gökten bir azap indirdik. (2:59)" dayanarak Ebu Hanife tarafından başlatılmıştır. Bu ilke, Hanbelî Fakihleri tarafından zayıf kabul edilip genellikle şeriat için kıyas yapmaktan kaçınırlar. İslam'ın tüm Sünni eğitim kurumları kıyas metodunu kullanırken Şii Caferi tarafından reddedilir.

İstihsan: İslam hukukçuları tarafından belirlenen, halkın ilgisini çekebilecek ve kıyas ile bulunamamış sorunlara çözüm bulmak için "Bir kıyasdan, ondan daha kuvvetli bir kıyasa dönmek" kuralına denir. İçtihat ve kıyas rehberlik etmediğinde bu yöntem kullanılır. Hanefi Fıkıh uleması tarafından içtihat (bireysel akıl yürütme) kabul edilip hayatın akışı içinde kullanılmaya başlanmıştır. Maliki fıkhından ona Masalih El-Mursalah da kamu refahı için metinlere sıkıca uymaktan vazgeçip, içtihat ve kıyası kabul etmiştir. Hanbeli fıkıh alimleri hukuk kuralları ile toplumsal olaylar arasında dengenin bozulmamasını istemiş ve Şafî Fakihler gibi karar alarak reddetmişlerdir. Hanefi ve Maliki tarafından kullanılan bir uygulama iken Şafi, Hanbeli ve Şia Caferileri fıkıhçılar tarafından reddedilmiştir.

İstihab ve Örf: Gelenek ve görenekler, İslamiyet öncesi toplulukta çok eskilerden kalmış olmaları dolayısıyla saygın tutulup kuşaktan kuşağa iletilen, yaptırım gücü olan kültürel kalıntılar, alışkanlıklar, bilgi, töre ve davranışlar anlamına gelmektedir. Bu yalnızca iki fıkıh görüşünde kabul görmüş o da en zayıf prensip olarak düşünülmüştür. İstihab veya örfi her hangi bir konu; Kur'an, hadis veya fıkıh kaynağını nes (iptal) etmediği veya çelişmediği sürece kabul görür (Hanefi, Maliki tarafından kullanılır, ancak Şafi, Hanbeli ve Şii Caferi fakihler tarafından reddedilir). 

Hukuk Fakülteleri

Hukuk Fakülteleri ve Medina Yüksek Okulu

Bir mezhebi veya fıkhi (dini içtihatlar) bir yolu takip eden bir Müslüman için adeta bir hukuk okulunu takip etmiş gibidir. İslam'ın ilk 150 yılında pek çok mezhep ortaya çıktı. Bir çok sahabe ya da Hz. Muhammed (sav)'in çağdaşı olan "arkadaşları"nın birçoğu kendi mezheplerinin kurucuları arasında sayılıyor. İslam'ın Sünni tarikatında, Medine İslam Fıkıh (hukuk) fakültesi eğitim yuvaları (Suudi Arabistan'daki El-Hicaz) Maliki mezhebini ortaya çıkarken, Kufa'daki (şu anda Irak'taki) eğitim çalışmaları da Hanefi mezhebini ortaya çıkarttı. İslam hukukunun Maliki mezhebinde öğrenci olarak başlayan ve daha sonra Hanefi İslam hukuku okulundan etkilenen, bu okulların hukukçulara verdiği takdir yetkisine karşı çıkan Bağdat'ta (Irak) ve Kahire'de (Mısır) bulunan hukuk fakültesi okullarından El-Şafi'i de daha muhafazakâr Şafi mezhebini kurdu. İmam-ı Şafi'nin öğrencisi olan Ahmed ibn Hanbel, Şeriatın kötüye kullanımı ve sonraki nesil Müslümanlardan gelen fikir birliğinden dolayı eleştirerek Maliki ve Hanefi fıkıhlarını eleştirip kendine ait fikirlerin olduğu Hanbeli'yi kurdu. Caferi gibi diğer mezhep okulları sonradan kurulmuş ve sonunda dört mezhep gibi etkin olamamıştır.

İslam'ın Sünni mezhebi, şeriata ait dört büyük ekole sahiptir. Bunlar Hanefi, Maliki, Şafiî, Hanbelî mezhepleridir. Fazla takipçisi olmamış bir mezhebe de Ẓāhirī adı verilmiştir. İslam'ın üç tane Şii mezhebi vardır, bunlar; Caferi, Zeydi ve İsmaili'dir. Bunların dışında farklı azınlık fıkıh mezhepleri de vardır. Bunlar, Havâric'ten tarikatının İbadilik Mezhebi, Tasavvufî ve Ahmedi mezhebi gibi. Şeriatın tüm Sünni ve Şii mezhepleri, öncelikle Kuran'a ve Sünnet'te, Hz. Muhammed (sav)'in söz ve uygulamalarına güvenir. Aralarında oluşan farklılıklar ise hem Sünnilerin hem Şiilerin, bir konuyla ilgili rehberlik sağlamadıkları durumlarda İslama uyumlu yasalar oluşturmak için kullandıkları prosedürlerdir. Salefi hareketi; Kuran, Sünnet ve ilk üç nesil Müslümanın eylemleri ve sözlerini temel alan şeriattan oluşur.

Hanefi öğretisi, Batı Asya, Güneydoğu Avrupa, Orta Asya ve Güney Asya'daki Türk Sultanlar ve Osmanlı İmparatorluğu liderliğinde himayeci ve askeri genişlemelerle yaygınlaştı. Halen Sünni mezhebi, en büyük ve geniş mezhep konumundadır. Maliki mezhebi çoğunlukla Batı Afrika, Kuzey Afrika ve Arabistan'ın bir bölümünde kabul görmüştür. Şafi mezhebi, padişahların himayesinde ve askeri açılımlarla deniz kıyısı ülke Sultanları tarafından desteklenip kabul edilmiştir. Çoğunlukla Doğu Afrika, Arabistan, Güney Asya, Güneydoğu Asya kıyı bölgeleri ve Hint okyanusundaki adalarda destek bulmuştur. Hanbeli mezhebi çoğunlukla Arap yarımadasında bulunan en küçük Sünni mezhebinde destek bulmuştur. Şii Caferi öğretisi ise genellikle İran bölgesi, Batı Asya ve Güney Asya bölgelerinde kabul görmüştür.

Hukuk Kategorileri

Hukuk Kategorileri

Hangi mezhepten olursa olsun her fıkıh yorumu beş kategori olarak sınıflandırılır: Farz (zorunlu), müstehap (tavsiye edilen), mübah (tarafsız), mekruh (tavsiye edilmeyen) ve haram (yasak)'dır. Her Müslümanın, dinin özünü oluşturan bu kategorilere uygun şekilde yaşaması ve uyması beklenir.

Farz kategorisindeki bulunan beş şey tüm Müslümanlar için zorunludur. Bunlar arasında günde beş vakit namaz kılmak, oruç tutmak, kelime-i şehadet (Allah'ın birliğini kabul etme) getirmek, zekat (malın kırkta birini yıllık fakirlere veren sistem) vermek, en az ömründe bir defa Mekke'ye haca gitmek Allah'ın emrettiği sorumluluklardandır.

Müstehap kategorisi, evlilik, cenaze törenleri ve aile yaşamı gibi konularda nasıl davranmamız gerektiğini belirten konularını içermektedir. Bu nedenle, Batı'daki sivil hukuk ile benzer bir çok alanları kapsar. Şeriat mahkemeleri; olması gereken örnek davranışı rehber olarak kabul edip uyuşmazlıkları iki tarafı uzlaştırmaya çalışarak çözmeye çalışmaktadır. Yaptığı davranışı müstehap olmayan durumda, uzlaşmadaki taraflardan biri hakim tarafından uygun görülen karara bağlanır.

Mubah olan bir davranış kategorisi, ne yasak kapsamına girer ne de olması gereken olduğundan ceza uygulanmaz ve engelleme yapılmaz.

Mekruh davranış, mekruhu yapan için günah olmamasına rağmen Müslümanlar ve toplum içinde istenmeyen bir davranış olarak görülür. Bazı durumlarda mekruhu işleyene cezai yaptırımlar uygulanmaktadır.

Haram, kesinlikle yasaktır ve yapan hem günahkâr olur hem de suçludur. Kur'an'da açıkça yasak olan tüm eylemler haram kategorisine girmektedir. Bazı Müslüman topluluklarının görüşlerinde diyet ödemek ve giyim kısıtlamaları da bu kategoriye girmektedir.

Mübah ve müstehap kategorilerin örnek uygulamaları büyük oranda Hz. Muhammed (sav)'in hayatınından alınmıştır. Sünnetin uyulması gereken bir davranış olduğunu söylemek, Hz. Muhammed (sav)'in hayatının ve sözlerinin örnek olarak önerildiğini söylemek demektir. Bu kategorilere nezaket ve görgü kuralları, sosyal ilişkiler, cömertlik, kişisel alışkanlıklar ve temizlik/hijyen gibi konular doğru davranışların temelini oluşturmaktadır.

İslam hukukunun alanları

İslam hukukunun alanları şunları içerir:

İslam hukukunun alanları

Abdest ya da gusül alma gibi temizlik biçimleri de dahil olmak üzere, hijyen ve arıtma kanunları, 

Zekat başta olmak üzere ekonomik uygulamalar, vakıf faaliyetleri, fitre, öşür, bağış, miras kanunu ve faiz yasağı yasaları.

Rejim yasaklarının kapsamına giren diyet yasaları veya toplumsal yaptırım için uygulanan ölüme kadar giden cezalar.

Say, tavaf ve şeytan taşlama gibi Hz. İbrahim (as)'den gelen ve Hz. Muhammed (sav)'in nasıl olması gerektiğini gösterdiği farz olan Hac yükümlülüğü, Hz. Muhammed (sav)'e salat, namaz, kurban bayramı, ramazan orucu ve cenaze namazı uygulamaları.

Evlilik sözleşmesi olan nikah da dahil olmak üzere evlilik ve boşanma hukuku. "Tahyir" ile erkek, karısına boşanma veya kendisi ile birlikte kalma seçeneği vermesidir. 

Hudud (İslam ceza hukuku) dahil, ceza hukuku, sabit cezalar, tazir (menetmek), takdir yetkisi veren ceza, kısas veya misilleme, Diyet veya kan parası ve döneklik.

Casusluk ve casusu belirlemek de dahil olmak üzere askeri içtihat. Hücum etmek veya ateşkes ve savaş esirleri ile ilgili kurallar.

Baş örtüsü de dahil kıyafet kuralları.

Şeriatta uygulama

Diğer konular arasında, gümrük, tutum ve davranışlar, kölelik ve gayri-Müslimlerin durumu yer alır.

Diğer sınıflandırmalar:

Şeriat hukuku; aile ilişkileri, suç ve ceza, mülkün paylaşımı olan miras ve mirasın pay edilmesi, ekonomik sistem, dış işleri ve iç işleri gibi farklı yollarla gruplandırılmasıdır.

Ahmed bin Naqib el-Misri tarafından Şafi fıkıhı üzerine yazılan kitap, 14. yüzyılın bir referans kitabı olmuş ve İngilizce tercümesi olan "Gezginin Güveni", şeriat yasasını şu başlıklara ayırmıştır: Saflaştırma, namaz, cenaze namazı, vergiler, oruç tutma, hac, ticaret, miras, evlilik, boşanma ve adalettir.

Bazı bölgelerde fıkıh, ülke, kültür ve eğitim hakkındaki görüşlerde kanunen önemli farklılıklar vardır.

İslam hukukunun amaçları

Bazı alimlerin şeriat için farklı hedefleri olmuştur (مقاصد Makasit el-Şeriat da "hedefler" veya "amaçlar"). Ebu Hamid Gazali, gerçek gayenin İslami dinin korunması olduğunu savundu ve dünya hayatında soy, akıl ve Müslüman servetinin korunmasının gerektiğini savundu. Yezid ve onun gibi düşünenler de finans olarak Müslümanların güçlü olması gerektiğini savundu ve bu maddi güç ile şeriatın amacının Kur'an ve Sünnete ait kuralları yerleştirmek, şer-i düzenlemeleri sağlamaktı.

Şeriatın uygulanması

Ülkeye göre uygulama

Şeriatın uygulanması ve mezhepler

Birçok Müslüman, yasal çerçeveler içinde bir dereceye kadar şeriatı uygulamaya çalışır. Farklı araştırmalar sonucunda şeriat, en yüksek yasa ya da Anayasal hukukun kaynağı olmuştur. Toplum içinde çoğunlukla kişisel yasalar (evlilik, boşanma, aile içi şiddet, çocuk bakımı, aile hukuku, miras ve benzeri konular) için şeriatı kullanmaktadır. Birçok Müslüman ülkesinin ceza adaleti sisteminde, şeriat kanunları değişen oranlarda kullanılmaktadır. Suudi Arabistan, Yemen, Brunei, Katar, Pakistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Irak, İran, Afganistan, Sudan ve Moritanya gibi ülkelerde tamamen uygulanırken Endonezya'da ise bir kısmı uygulanmaktadır.

Şeriatla öngörülen hudud (had) cezalarını, hukuki kanun maddeleri haline getiren Müslüman nüfusun çoğunlukta olduğu ülkeler, adalet sağlamada tam çözüm olarak kullanmakta ve bunun yerine başka cezalar kullanmamaktadır. Taşlama ve ölüm cezası gibi en sert şeriat cezaları değişik düzeylerde tutarlılıkla uygulanmaktadır.

1970'li yıllardan beri Müslüman nüfusun çoğunlukta olduğu ülkelerde şeriatın hemen uygulanması veya en azından birincil yasal uygulama maddesi olarak kabul edilmesi için, dindar gruplarından ve siyasi partilerinden yoğun talepler aldı. Bu ülkelerdeki bazı ılımlı ve liberal bilim adamları şeriatın katı uygulama taleplerine karşı çıktı ve belirli bir çerçeve içinde kullanılması gerektiğini savundu.

Avrupa'da büyüyen Müslüman göçmen topluluklarla birlikte, şeriat kanununun egemen olduğu "serbest bölgelerin" bazı medyalarında farklı raporları mevcuttur. Bununla birlikte, "gidilmemiş bölgeler" in varlığına dair bir kanıt bulunmamaktadır ve "serbest bölge" iddiaları çoğunlukla göçmenlerin yaşadığı düşük gelirli mahalleleri "gidilecek bölgeler" olarak yanlışlıkla lanse edilmekte ve bu iddia göçmen olmayan gruplardan kaynaklanmaktadır.

İngiltere'de kullanılan Müslüman Tahkim Mahkemesi, anlaşmazlıkları çözmek için şeriat aile yasasını kullanmakta ama bu sınırlı şer-i uygulamanın kabulü tartışılmaktadır.

Uygulama

Hukuki ve dava işlemleri

Şeriat, İslam ülkelerinde din polisi veya İslam polisi gibi güç unsurları oluşturularak çeşitli şekillerde uygulanmaktadır.

Din polisi; (المطوعين, مطوعية muṭaween), Suudi Arabistan'da hükumet tarafından kurumuş ve ciddi yetkiler verilerek hakimiyeti sağlanmıştır. Başka yerlerde de şeriata uygun olarak yorumladıkları İslami değerlerin baskıcı uygulanması mevcuttur. Bunlar, Endonezya'nın Aceh ilinde Polisi Perda Şeriat-ı İslam, Filistin'in bir bölümünde Faziletin Yayılması ve Yardım Komitesi (Gazze Şeridinde) ve İran'da Baas Kuvvetleri'nin sorumluluğundadır.

Hisbah (حسبة hisba) "hesap verebilirlik" anlamına gelen tarihi bir İslam doktrinidir. Hisbah doktrini, "her Müslümanın cemaatin (Sultan, hükumet yetkilileri, idareciler) şeriatı ihlal eden ya da İslam'a hakaret eden herhangi bir komşusunun veya akrabasının yanlış davranışını bildirmesi dini bir yükümlülüktür" der. Doktrin, hükumetin, şeriata göre her şeyi düzene sokmak için bu tür suçlamalar yapıldığında müdahale etmesi ve zorla hak ve hatalara yasak koymasının ilahi bir görev olduğunu belirtmektedir. Bazı Salefistler, Şeriat'ın korunması gereğinin altında olan uygulanmaların sadece hükümdarların değil tüm Müslümanların kutsal görevi olduğununu ileri sürmüşlerdir. Bu ilke, mürtedlere karşı küfür suçlaması için Mısır, Pakistan ve diğer ülkelerde kullanılmıştır. Örneğin, Mısır'da şeriat, mürted bilgin Nasr Ebû Zeyd'e, müşrik olduğunu itiraf ettirmek işte Hisbah doktrinini uygulamıştır. Benzer şekilde, Nanoya'da, Kano gibi on iki kuzeyli ve halkının çoğunluğu Müslüman olan devletin 1999 ile 2000 yılları arasında, şeriat temelli ceza kanunu kabul edildi. Bu kabulden sonra tüm Müslüman vatandaşların polis zoru ve denetiminde şeriata dayalı ahlak düzenine uyumak zorunda oldukları kurallar konuldu. Endonezya'nın Aceh eyaletinde İslami nöbetçi aktivistler, Gayri Müslimlerin şeriata saygı göstermediklerini öne sürmelerinin yanı sıra diğer Müslümanlara da şeriatın gücünü göstermek için Hisbah öğretisini uygulamaya başladı. Hisbah şeriatı; Fas'tan Mısır'a ve Batı Asya'daki birçok Müslüman ülkesinde, internet ve sosyal medya üzerinden İslam'a karşı yapılan küfür ve eleştiriyi engellemek için kullandı.

Şeriatta Hukuki ve dava işlemleri

Hukuki ve dava işlemleri

Şeriat yargılama usulleri, hem fıkhi hukukta hem de medeni hukukta mevcut bulunan yasalar da dahil olmak üzere diğer yasal geleneklerden önemli farklılıklara sahiptir. Şeriat mahkemeleri geleneksel olarak avukatlara güvenmemektedir. Davacılar ve sanıklar kendi kendilerini temsil etmektedir. Duruşmalar yalnızca hakim tarafından yapılır ve jüri sistemi yoktur. Ön izleme ve keşif süreci yoktur. Tanıklara çapraz sorgulamalar yapılmaz. Ortak hukukun aksine, hakimlerin kararı bağlayıcı örnek nitelikte olmaktadır. Medeni hukuktan farklı olarak şeriat her davada yorumlanmalara açık alan bırakmış ve evrensel kurallara göre yasal olarak yasalaşmış bir kanun koymamıştır.

Şeriat mahkemelerindeki delillerin kurallarından biri de sözlü tanıklığa öncelik vermekte ve bu özelliğini de muhafaza etmektedir. Şahit  olacak kişinin tanıklığının kabul edilmesi için ön şart Müslüman olmasıdır. Erkek Müslüman şahitler, kadın Müslüman şahitlerden daha güvenilir sayılmakta ve gayri-Müslim tanıklar şeriat mahkemesinde güvenilir kabul edilmemektedir. Bazı ülkelerdeki hukuk davalarında ise Müslüman bir kadın tanığa Müslüman bir erkek tanığın yarısı kadar değer verilmekte ve yarım güvenilir olarak kabul edilmektedir. Hanbeli mezhebine göre uygulanan ceza davalarında kadını tanık olarak kabul etmemektedirler.

Ceza davaları

Ceza davaları

Şii şeriat mahkemelerinde, itiraf, yemin etme veya Müslüman tanıkların sözlü ifadesi, hudud (had) cezası uygulamak için yeterli delil olarak kabul edilir. Bu uygulamaya tabi tutulacak suçlar, zina işleminin dini suçları, zinaya karışma, tecavüz, ispatlamadan birini yasa dışı seks yapmakla suçlama, mürtetlik, içki içme ve hırsızlık olarak belirlenmiştir. Güvenilir ve doğru ifadelerin kabul edilmesi için; taraflardan birinin tanıdığı olmama, akıl sahibi olma ve güvenilir karaktere sahip olan en az iki özgür Müslüman erkek veya bir Müslüman erkek ile iki Müslüman kadından olması gerekmektedir. Zina yapma ve tecavüz suçunu tespit etmek için yapılan tanıklıkta dört Müslüman erkek tanık olmak zorundadır. Bazı fakihler (fıkıh alimleri) altı kadını tanıyan üç erkeğin yerine tanık olarak dinlenmesine izin vermişlerdir. Bununla birlikte, bu tanıklardan en az birinin Müslüman bir erkek olması gerekmektedir. Tazminat davalarında kadın davacılar için ciddi zorluklara neden olabilecek bir uygulama yapılmaktadır. Görgü tanıkları lehine adli deliller (örneğin, parmak izleri, balistik raporlar, kan örnekleri, DNA vb.) ve diğer önemli kanıtlar davalarında reddedilmektedir.

Müslüman hukukçular; zorla itiraf eden veya zorla kabul eden şahitlerin şahitliklerinin kabul edilip edilemeyeceğini ve ne zaman kabul edilebilir olduklarını tartıştılar. Osmanlı Ceza Kanunu'nda yürütme yetkilileri, yalnızca şöhreti kötü olan sanıklar olduğunda ve suçundan endişe duyulduğunda işkenceye izin verilmiştir. Buna örnek olarak ise; mağdurun ağır bedensel zarar gördüğü veya soruşturma sırasında bir suçlu tarafından suç ortağı olarak suçlandığı zaman. İşkence altında alınan itiraflar, şartlı delillerle doğrulanmadığı takdirde, cezanın verilmesi için bir delil olarak kullanılamaz.

Sivil davalar

Kur'an-ı Kerim'de; "Ey iman edenler! Belli bir süre için birbirinize borçlandığınız zaman bunu yazın. Aranızda bir yazıcı adaletle yazsın. Yazıcı, Allah’ın kendisine öğrettiği şekilde yazmaktan kaçınmasın, (her şeyi olduğu gibi dosdoğru) yazsın. Üzerinde hak olan (borçlu) da yazdırsın ve Rabbi olan Allah’tan korkup sakınsın da borçtan hiçbir şeyi eksik etmesin (hepsini tam yazdırsın). Eğer borçlu, aklı ermeyen veya zayıf bir kimse ise, ya da yazdıramıyorsa, velisi adaletle yazdırsın. (Bu işleme) şahitliklerine güvendiğiniz iki erkeği; eğer iki erkek olmazsa, bir erkek ve iki kadını şahit tutun. Bu, onlardan biri unutacak olursa, diğerinin ona hatırlatması içindir. Şahitler çağrıldıkları zaman (gelmekten) kaçınmasınlar. Az olsun, çok olsun, borcu süresine kadar yazmaktan usanmayın. Bu, Allah katında adalete daha uygun, şahitlik için daha sağlam, şüpheye düşmemeniz için daha elverişlidir. Yalnız, aranızda hemen alıp verdiğiniz peşin ticaret olursa, onu yazmamanızdan ötürü üzerinize bir günah yoktur. Alışveriş yaptığınız zaman da şahit tutun. Yazana da, şahide de bir zarar verilmesin. Eğer aksini yaparsanız, bu sizin için günahkârca bir davranış olur. Allah’a karşı gelmekten sakının. Allah, size öğretiyor. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir (2: 282)". ayetinde güvenilir tanıkları ile yazılı finansal sözleşme önermektedir. Burada kadın tanıkların eşitliğine ilişkin farklı bir yaklaşım mevcuttur.

Sivil davalar

Evlilik, iki Müslüman erkek tanığın huzurunda yazılı bir sözleşme olarak yapılır ve bir Müslüman erkekten Müslüman bir kadına verdiği veya vermeyi taahhüt ettiği para veya başka bir mal (Mehir) ile gerçekleşir. Mehir  bir şeriat mahkemesi tarafından borç şekli olarak görülür. Evlilik sözleşmeleri de dahil olmak üzere, borçla ilgili anlaşmazlıklarda yazılı sözleşmeler, şeriat mahkemelerinde çok önemlidir. Borçla ilgili davalarda, hakim tarafından noter tasdik edildiğinde yazılı sözleşmeler daha güvenilir sayılır.

Mecellede; "mal değişimi, satın alma veya satın alma anlaşmaları gibi ticari faaliyetlerde sözlü sözleşmeler ve Müslüman tanıkların ifadesi yazılı sözleşmeler üzerine daha geçerli sayılmıştır" der. Şeriat sistemi, Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye (1868-1876 yıllarında Ahmet Cevdet Paşa tarafından derlenen İslami hukuk eseri) yazılı ticari sözleşmelerin sahte olabileceğini savunmaktadır. Kuran'da, İslami bölgelerdeki dini mahkemelerde yazılı kanıtların işlenmesinin, açık olmayan işlemler için teşvik oluşturduğunu ve ekonomik ilişkilerde yazılı sözleşmelerden kaçınılması gerektiğini belirtmiştir. Bu da, Müslüman ülkeler ve topluluklarda "büyük oranda sözlü müteahhitlik kültürünün" devam etmesine yol açmıştır.

Yazılı kanıt yerine, yemin daha fazla ağırlık kazanmaktadır. Böylece sadece tanıklık etmeyi garanti altına almak yerine, kendilerini delil olarak kullanmaktadırlar. Davalarını destekleyecek başka kanıt bulunmayan davacılar, sanıkların masumiyetine yemin ederek, davacı için bir karara neden olabileceğini reddetmelerini talep edebilmektedirler. Müslümanlar için yemin etmek büyük bir eylemdir ve yalan yemin etmek de çok büyük günahtır. Fas'taki mahkemelerde yapılan bir araştırmada, yalan uyduran davacının çoğu kez yemin ettiğini ve daha sonra da pişman olup davayı durdurarak yeminini reddetmesini ve davayı geriye teslim etmesini gözlemlemişlerdir. Buna göre, sanıkların tanıklık etmeden önce yemin etmeleri rutin olarak istenmemektedir. Sanık, bir şekilde yalan söylüyorsa, Kur'an'ın hükmüne göre küfre girme riskini artırmaktadır. Bunun yerine yeminler kanıt sürecinin son bölümüne alınmış ve en ciddi olarak yapılan bir prosedür haline gelmiştir.

Şeriat cezalarındaki farklılıklar

Şeriatta kadının rızası

Şeriat mahkemeleri, Müslüman bir kadının hayatını ve kan parası karşılığının cezasını (Diyet) Müslüman bir erkeğin hayatının yarısı kadar kabul eder ve kadınlara ve erkeklere farklı şekilde davranır. Şeriat, cezalandırma sürecinde Müslümanlara ve gayrimüslimlere farklı şekilde davranmaktadır. İnsan Hakları İzleme Örgütü ve Birleşik Devletler'in Dini Özgürlük Raporu, Suudi Arabistan'ın şeriat mahkemelerinde kaza sonucu ölüm ya da yaralanma tazminatı hesaplamasında ayrımcılık yapıldığını belirtti. Mahkeme, bir Yahudi ya da Hristiyan olan davacı lehinde kararlar verirse, Müslüman bir erkeğin alacağı tazminatın %50'sini almaya hak kazandığına karar verirken diğer tüm gayrimüslimler [Budistler, Hindular, Zanlar, Ateistler], bir Müslümanın alacağı miktarın altıda birini alma hakkına sahip olduğunu belirti.

Şeriatın desteklenmesi ve karşı çıkılması

Destek

Şeriatın desteklenmesi ve karşı çıkılması

Peva Bölgesel Din ve Toplumsal Hayat Forumu tarafından bölge olasılığı tasarımlarını kullanarak, 2013 yılında 39 ülkede kentsel ve kırsal kesimden rasgele seçilen 38.000 Müslümanın röportajlarına dayanarak yapılan araştırmada Müslümanların şeriatı kabul etme oranının; Afganistan (%99), Irak (%91), Nijer (%86), Malezya (%86), Pakistan (%84), Fas (%83), Karadeniz Bölgesi Bangladeş (%82), Mısır (%74), Endonezya (%72), Ürdün (%71), Uganda (%66), Etiyopya (%65), Mali (%63), Gana (%58) ve Tunus (%56). Güneydoğu Avrupa ve Orta Asya'nın Müslüman bölgelerinde destek %50'den az: Rusya (%42), Kırgızistan (%35), Tacikistan (%27), Kosova (%20), Arnavutluk (%12), Türkiye (%12), Kazakistan (%10), Azerbaycan (%8) olarak bulmuştur. Belirli ortalamalara gelince, Güney Asya'da Şeriat, ankete katılanlar arasında %84 olumlu görüşe sahipken, Güneydoğu Asya'da %77, Ortadoğu / Kuzey Afrika'da %74, Sahra altı Afrika'da %64, Güneydoğu Avrupa'da %18 ve Orta Asya'da %12 olarak görülmüştür.

Bununla birlikte, şeriatın uygulanmasını destekleyenlerin çoğunun aile ve mülkiyet anlaşmazlıklarında kullanmayı tercih ettikleri halde, kırbaç ve el kesme gibi ağır cezaların uygulanması daha az desteklenmekte ve şeriatın bazı yönlerin yorumlanmasında yaygın olarak farklar ortaya çıkmaktadır.

Şeriatın desteklenmesi ve Rowan Williams

Şeriatın şahitlik yasasını destekleyen Müslümanlar arasında yapılan Pew anketine göre, birçoğu gayrimüslimlere yapılan uygulamaların yanlış olduğunu savunmuşlardır. Ankete katılan çoğunluğu Müslüman olan ülkelerde bu oran, şeriatı kanun haline getirmekten yana olanların oranı; %74 (Mısır'da %74) ve %19 (Kazakistan'da %10) arasında değişmektedir. 

Anketler Mısırlılar için Şeriatın siyasi, sosyal ve cinsiyet eşitliği kavramlarıyla ilişkili olduğunu göstermiştir.

Canterbury'nin başpiskoposu Rowan Williams, 2008 yılında, tüm tarafların mutabakata varıldığı ve eşit hakların korunması için katı şartlara bağlı olarak, evlilik ve boşanma konularında dini mahkemelerin yanı sıra İngiliz yasal sistemine entegre edilmesi gerektiğini öne sürdü. Kadınlar için Şeriata atıf yaptığı bir tartışma başlattı. O yıl, daha sonra İngiltere ve Galler Baş Yönetmeni Nicholas Phillips "şeriat ilkelerinin [...] arabuluculuk ya da alternatif anlaşmazlık çözümünün diğer biçimlerine temel olmaması için hiçbir sebep olmadığını" belirtti.

İngiltere'deki 2008 yılında yapılan YouGov anketinde, röportaj yapılan Müslüman öğrencilerin %40'ında Müslümanlar için İngiliz yasalarına şeriat kanunlarından da konulması gerektiği fikri ortaya çıktı.

1970'li yıllardan bu yana bazı ülkeler, hedefleri İslam devletlerinin kurulması ve şeriatın uygulanması olan İslamcı hareketler arasında öne çıkmışlardır.

Aşırılık

Şeriata karşı çıkılması ve Kardavi

Temel İslami dini değerlere ve kanunlara dönmek isteyen fundamentalistler, bazı durumlarda suçlular için sert şeriat cezaları uygulamış ve insan hakları ihlali yapmışlardır. Bu fundamentalistlerin aşırı tutumları, şeriatın ve cihad kavramlarının yorumlarını çatışma yönünde kullanarak, Müslüman olmayan birey ve hükumetlere karşı savaş ve terör eylemleri yapmayı haklı kılmak için Kur'an'ı kendilerine göre yorumlayarak şahsi düşüncelerinde kullanmışlardır.

Şeriat temelli terörizmi savunan tartışmacıların temeli oldukça zayıftır. Bernard Lewis'e göre, "Klasik hukukçular, günümüzde terörizm dediğimiz şey için herhangi bir onay veya meşruiyet ortaya koymadılar" ve terörist intihar bombacılığı uygulamasının "İslam'ın teolojisi, hukuku veya geleneği açısından haklı çıkmasını gerektirecek hiç bir yanı yoktur" dedi. Modern çağda, terörizm ile beraber anılan cihad kavramı hukuki önemini kaybetmiş ve bunun yerine ideolojik ve siyasi söylemler oluşturulmuştur. El-Kaide ideologları, cihad'da Müslüman olmayan savaşçıları hedef almak ve gayrimüslim sivillerin toplu öldürülmesini içeren her şey meşrudur demişlerdir. Bu yorumlara göre, İslam, askeri ve sivil hedefler arasında ayrım yapmak yerine, kanı meşru bir şekilde dökülen Müslümanlar ve inkarcılar arasında ayrım yapmamaktadır. Bu yaklaşımlara asla katılmayan ve İslamı Hz. Muhammed (sav)'in hayatında savaşın oranını dikkate alındığında çok düşük olduğunu ve bunu da müdafa için yaptığını belirterek hoşgörü perspektifinden bakarak insani yaklaşımlarla uygulamakta ve örnek olmaktadırlar. 

Yusuf El-Kardavi ve Süleyman El-Elvan gibi bazı İslamcılar İsrail sivillerine yönelik intihar saldırılarını desteklemişlerdir. Her İsraillin bir Yahudi ordu rezervi oldukları ve dolayısıyla askerler olarak değerlendirilmesi gerektiğini savunmuşlardır. Yusuf El-Kardavi ve Süleyman El-Elvan gibi İslam fikir adamlarının dışında farklı alimler de intihar saldırılarının Çeçenya gibi ülkelerde bir "fedakârlık" olarak nitelendirildiğini ve haklı olduklarını savunmuşlardır. El-Kardavi'yi de kapsayan bir çok tanınmış İslam alimi, terörizmi genel olarak kınamışlardır. Örneğin, Suudi Arabistan Büyük Müftüsü Abdul Aziz bin Abdullah Al ash-Şeyh, "masum insanları terörize etmek [...] İslam tarafından hoş görülemeyen bir tür adaletsizliktir" derken, Muhammed Seyyid Tantavi, El-Ezher Büyük İmamı ve Mısır'ın eski Müftüsü, "masum insanlara saldırmanın bir kahramanlık olmadığını; aptalca ve ilahi büyük hesap günü olan ahirette kesinlikle ceza göreceklerini" belirtmiştir.

Muhalefet

Şeriata destek ile karşı çıkma ve Cameron

2009-2011 yıllarından sonra gayri-Müslim olan Batı dünyasında şeriat, "korku sebebi" olarak algılanmaya ve "her zamankinden daha tartışmalı", "moral bozukluğu sebebi- histeri" kaynağı olarak algılanmaya başlanmıştır. İnternette de buna karşı "düzinelerce bireysel cihat karşıtları", Şeriat kanunlarına karşı kampanyalar başlattılar ve Müslümanların cihat isteyenlerine benzeyen katı yorumlarla yorumlar yaptılar. 11 Eylül saldırılarından birkaç yıl sonra, şeriat yasası ve "aşırılık ideolojisi" korkusu ABD'deki muhafazakar Cumhuriyetçilerde oldukça yayıldı. Eski Meclis Başkanı Newt Gingrich, şeriat yasalarını uygulamak ve yayma çalışmasında bulunmak konusunda federal bir yasaklama çağrısında bulundu. 2015 yılında Louisiana Valisi (Bobby Jindal) şeriat yasası altında faaliyet gösterildiğini ve yerel yasaların uygulanamayacağını iddia edilen Avrupa şehirlerinde "geçilmez bölge" sloganları ile sivil toplum kuruluşları gösteriler yaparak, sözde tehlike olduğu konusunda uyarıda bulundu. "Özgürlük ve Şeriat" ana başlığında muhafazakar bir yayın kuruluşunda, bu sıkıntılı konuyu yumuşatacak "önemli medeniyet tartışması" başlığı altında yayın ekibi tarafından bir makale kaleme alındı. İngiltere'de 2008 yılında gelecekteki Başbakan David Cameron, muhalefet çalışmasını "İngiltere'de şeriat yasasının genişletilmesi" konusuyla açıkladı. İçişleri Bakanı Thomas de Maizière, 2014 yılında Almanya'da Bild gazetesindeki "Şeriat yasası Alman topraklarında tolere edilmez" yazısıyla şöyle dedi:

ABD'de Şeriat muhalifleri, mahkemelerde şeriat ile ilgili istediklerini yasalar ile yasaklatmaya çalıştılar. Bu yasalara istinaden laik yasayı veya ABD anayasasını ihlal etmedikleri sürece iş ve aile sorunlarını geleneksel Yahudi ve Katolik yasaların yanında rutin olarak kullanmaya başladılar. Şeriatı kullananlara karşı 20 yıla kadar hapsi cezası istemi, federal yasada destek bulmadı. Daha sonra şeriat karşıtı eylemciler devlet yasama organlarına karşı isteklerini bildirmek için odaklandılar. Bu protesto faaliyetleri etkisini gösterdi ve 2014 yılına gelindiğinde, şeriat kullanımına karşı verilen kanun tasarıları 34 eyalette kabul edildi. Bu kanun tasarıları, genel olarak yasal zorlukların üstesinden gelmek için dini hukuklarını yaşamaya çalışanlar için yasaklamaya atıfta bulunmuştur.

Şeriat hakkında eleştiriler

Şeriat ve demokrasi

Şeriat ve demokrasi ile Refah Partisi

Ali Han, "şeriat ilkeleri üzerine kurulan anayasal emirlerin dini referanslı azınlıkların korunması ve mevcut dini liderlerin geri çağırma hakkına sahip olduğu sürece demokrasiyle tam uyumlu" olduğunu belirtmiştir. Diğer bilim adamları, şeriatın demokrasiyle uyumlu olmadığını, özellikle de ülkenin anayasasının din ile demokratik devlet ayrımında istenilen değişikliklerin olmadığının söylediler.

Gayrimüslim çoğunluğunun olduğu ülkelerindeki mahkemeler, hem hukuk hem de topluluk bağlamında dinin farklı yorumlamalarına dayanan şeriat uygulanmasına karşı olumsuz karar vermişlerdir. Müslüman ülkelerde şeriata bazı istisnalar dışında genel anlamda destek verilmektedir. Örneğin, 1998 yılında Türkiye Anayasa Mahkemesi, Refah Partisi'nin "Şeriat Demokrasinin Antitezi" açıklamasının ardından Refah Partisi'ni kapatarak faaliyetine son vermiştir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Refah Partisi tarafından yapılan itiraz üzerine "şeriatın, demokrasinin temel ilkeleriyle bağdaşmadığı" kararını almıştır. Refah Partisi, "insan hakları ve temel özgürlükleri koruma altındaki Avrupa Sözleşmesine" aykırı olarak, kendi içlerinde gerçekleştirdikleri şura temelli kararda "dine dayanan hukuk sistemi" kavramı ortaya koydu. "Devletin bireysel hak ve özgürlüklerin garantörü rolünden vazgeçmesi" ve "demokrasinin temel ilkelerinden biri olan kamu özgürlüklerinden yararlanma konusundaki bireyler arasındaki ayrım gözetmeme ilkesi ihlal ediliyor" savunması yaptılar.

Şeriat ve insan hakları

Şeriatta insan hakları ve Human Rights

Bazı Müslüman ülkeler, Evrensel Beyanname olan Human Rights (UDHR)'da batılı olmayan ülkelerin kültürel ve dini bağlarını hesaba katmadığı için eleştirdiler. İran, BM meclisinde UDHR'nin tavrına karşı Müslümanlar tarafından uygulamayan "Yahudi-Hıristiyan geleneğinin laik bir anlayışı" olduğunu ilan etti. İslamcı bilim adamları ve İslamcı siyasi partiler, 'evrensel insan hakları' argümanlarını, Müslüman insanlara karşı gayri-Müslim bir kültür dayatması olduğunu, İslama ve İslami geleneksel, kültürel uygulamalara karşı saygısızlık olarak gördüler. 1990 yılında, tüm Müslüman ülkelerini temsil eden İslam İşbirliği Örgütü, UDHR'ye yanıt vermek üzere Kahire'de bir araya geldikten sonra, İslam'da İnsan Hakları ile ilgili Kahire Bildirgesini kabul etti.

Ann Elizabeth Mayer, Kahire Bildirgesinde kayda değer çelişkilere dikkat çekerek: Demokratik ilkeler, dini özgürlük, örgütlenme özgürlüğü, basın özgürlüğü ve haklara eşitlik ile yasalar çerçevesinde eşit koruma şartlarına atıfta bulundu. Kahire bildirgesinin 24. maddesi "Bu Beyannamede öngörülen tüm haklar ve özgürlüklerin İslami şeriatın kapsamı altındadır" demesini dikkate değer buldu.

Şeriat ve insan hakları konusunda Tibi

2009 yılında, Free Inquiry dergisinde Kahire Bildirgesi'nde yer alan eleştirileri bir başyazıda şöyle özetledi: "İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'ndeki değişikliklerle Birleşmiş Milletler içinde İslam ülkelerinin koalisyonu tarafından herhangi bir eleştiri yapılmasını yasaklamak istiyoruz. Böylece insan hakları, Şeriat olarak ortaya konulan yaklaşıma karşı sınırlı bakış açısını koruyacaktır. İran İslam Cumhuriyeti, Mısır, Pakistan, Suudi Arabistan, Sudan, Suriye, Bangladeş, Irak ve Afganistan'daki şeriat ile ilgili koşullar göz önüne alındığında, vatandaşlarını şiddet içeren insan hakları ihlallerinden koruyarak, kadınların yasal eşitsizliklerini, siyasi muhalefeti bastırma eğilimlerini, ifade özgürlüğü kısıtlamalarını, etnik azınlıklara ve dini muhaliflere yapılan zulmü düzeltmek konusunda endişe ediyorlar "dedi.

H. Patrick Glenn, şeriatın karşılıklı yükümlülükler kavramı etrafında yapılandırıldığını ve bireysel insan haklarını, ortaya çıkmış karşılıklı yükümlülükleri potansiyel olarak yıkıcı ve gereksiz olarak gördüğünü belirtmektedir. Şeriat düzeni diye halen kullanılan İslam devletlerinin hukuku, bireysel özgürlüğe değil dini kriterlere öncelik verildiğinden kadınların ve İslam dışı bireylerin eşitsizliği resmi olarak uygulamaktadırlar. Arap İnsan Hakları Derneği'nin kurucularından olan Bassam Tibi, şeriat çerçevesinin ve insan haklarının uyumsuz olduğunu belirtmiştir. Buna karşın, Abdel al-Hakeem Carney, şeriatın siyasal şeriatı ile ayırt etmemesi yüzünden yanlış anlaşıldığını belirtmiştir.

Şeriat ve ifade özgürlüğü

Şeriat ve ifade özgürlüğü

İslam'da İnsan Hakları ile ilgili Kahire Bildirgesi, şeriat yasası ile özgürce konuşma koşullarını belirti. Deklarasyonun 22 (a) maddesinde; "Herkes, kendi görüşünü Şeriat ilkelerine aykırı olmayan şekilde özgürce ifade etme hakkına sahiptir." demektedir.

Allah'a, Hz. Muhammed (sav)'e veya İslam'da kutsal sayılan her şeye küfreden, İslam'da kafir veya din dışı hükmünde olup sorguya çekileceğinin ispatı olan bir biçimdir. Çeşitli İslami mezheplerde İslam'a karşı yapılan küfür için farklı cezalardan bahsetmektedir. Müslümanlar ve gayrimüslimler tarafından küfür suçu işlediklerinde; hapis, para cezası, kırbaçlama veya asma ile cezalandırılırlar. Gayrimüslimlerin İslamı kabul edip Müslümanlığa geçmesi durumunda kişiye uygulanacak ceza iptal edilir.

Blasphemy, "şeriat altında yorumlanacak küfür tartışmalıdır" der. Müslüman ülkeler, Birleşmiş Milletlere "konuşma özgürlüğü"nü sınırlama talebinde bulundular, çünkü "İslam'a karşı sınırsız ve saygısız düşünce nefret ortaya çıkartmaktadır" dediler. Diğer ülkeler ise Müslüman ülkelerin düşüncesinin aksine küfür yasalarının yasaklanmasını "ifade özgürlüğünün" ihlali olarak değerlendirdiler. İfade özgürlüğünün hem Müslümanları hem de gayri-Müslimleri güçlendirmek için gerekli olduğunu ve küfür yasalarının kötüye kullanıldığını belirtmişlerdir. Şeriat ile idare edildiğini savunan ülkedeki yüzlerce kişi, çoğunlukla dini azınlıklar, İslamiyette hakaret ve küfür içeren suçlamalarla linç edilip öldürülmüş veya hapsedilmişlerdir.

Şeriat ve düşünce, vicdan ve din özgürlüğü

Şeriat ve düşünce

Birleşmiş Milletlerin İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'ne göre her insan; düşünce, vicdan ve din özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, dinlerini veya inançlarını değiştirme özgürlüğünü de kapsar. Şeriat, insan haklarını tanımadığını düşünenlerce eleştirilmiştir. İslam hukuku bilim adamlarına göre, şeriat altında dini dönüşüm için uygulanabilir kurallar şunlardır:

Bir kişi İslamı kabul ederse veya Müslüman olarak doğar ve büyürse o zaman bir İslam devletinde vatandaşlık haklarına sahip olacaktır.

İslam'dan ayrılmak günah ve dini bir suçtur. Herhangi bir erkek ya da kadın resmi olarak Müslüman olarak sınıflandırıldıktan sonra, doğum ya da dini dönüşümden dolayı, mürted (dinden ayrılan) haline gelirse, yani onun için İslam'a olan inancından vazgeçip ateist, agnostik veya başka bir dini kabul ettiğinde ölüm cezasına çarptırılır. Şeriat, ölüm cezasını uygulamadan önce, kişiye İslam'a dönmek için bir şans daha tanır.

Eğer bir kişi Müslüman ve kafir (inkârcı) değilse, bir İslam devletinde kalmayı kabul ederek veya özel izin alarak o İslam devletinde yaşayabilir. Bir zımmi (İslâm devletinin gayrimüslim vatandaşları) ya da eman (hakimiyetini kabul etmek) altında kalındığında, içinde yaşadığı İslam devletinin bazı özel haklarından yararlanamasa da Müslümanlar gibi eşit hukuki haklara sahiptir.

İslam, hiç Müslüman olmamış ve kafir (inkarcı) birine İslam'a geçmesini ve Müslüman olmasını talep eder ve ister. Bu teklif bazı İslam ülkelerinde reddederse bulunulan coğrafyada yaşama şansı verilmez. O bölgede yaşaması için haraç vergisi ödemesi yapılmazsa, Müslüman olmayanlar yakalandıklarında ya öldürülür ya da fidye alınır.

Şeriat ve din özgürlüğü

Kafirleri ve gayrimüslimleri İslam'a çevirmek, tüm Müslümanlar için dini bir görevdir. İslam'ı terk edene mürted denir. Müslümanların dininden dönmeleri yasaklanmıştır. Bazı Müslüman bilim adamları, şeriat teorisinin bu yorumuyla aynı görüşte değildirler. 20 İslam ülkesinde, 20 yılı aşkın bir süredir İslamdan saptırmayı yasa dışı ve cezai bir suç olarak ilan eden yasalar mevcuttu. Bu tür kanunlar, UDHR'nin düşünce, vicdan ve din özgürlüğü ile bağdaşmamaktadır. Dinsel davranışlara ilişkin 2013 yılına ait uluslararası bir araştırmaya dayanan raporda, 49 İslam ülkesinin 6'sında Müslüman nüfusun %50'sinden fazlası, İslam'dan ayrılan herhangi bir Müslüman için ölüm cezasını hak olarak görmüş ve desteklemişlerdir. Ancak ankete katılan 43 ülkedeki Müslüman çoğunluk, şeriatın bu yorumuna katılmadıklarını göstermişlerdir.

Bazı İslam âlimleri şeriatın dini özgürlüğü sağladığını iddia etmişler ve buna Kur'an-ı Kerim'deki bir ayet ile "din konusunda herhangi bir zorlama yoktur" delil getirmişlerdir. Farklı İslam alimleri ise şeriatın yalnızca tek bir doğru din olduğunu söylerler, ibadet yapılmadığında da ölümle cezalandırılabilecek günah olarak görürler ve diğer dinlerin mensuplarını kafir olarak kabul ederler. Bununla birlikte şeriatı istememek veya reddetmek mürtedlerin (dinden ayrılmış) ve kafirlerin hepsinin ölümüne, köleleştirilmesine veya fidye verilmesine hüküm verir ve mahkûm edilmelerini talep eder. Ancak daha başka İslam alimleri, şeriatın insan yorumunun bir ürünü haline geldiğini ve kaçınılmaz olarak "Şeriatın kesin içeriği" hakkında anlaşmazlıklara yol açıldığını ileri sürmüşlerdir. Bu yorumlarına göre uygulanmakta olan şey şeriat değil, belli bir grup din adamlarının ve hükumetin şeriat olduğuna karar vermesi sonucunda ortaya çıkan farklı yorumlarıdır. Din alimlerin birbirine çok uymayan açıklamaları, birçok İslam ülkesinin şeriata karşı tutumunu, dini propaganda yapmasını (proselytismi), vatandaşlarının vicdan ve din özgürlüğünü sınırlayan ve suçlayan yasalara sahip olduğunu açıklamaktadır.

Şeriat LGBT hakları

Eşcinsel ilişki, şeriat kanunları uyarınca yasa dışıdır, ancak öngörülen cezalar bir hukuk felsefesi kanalıyla diğerine farklılık göstermektedir. Örneğin, bazı Müslüman çoğunluğun olduğu ülkelerde, cinsel sapıklık (sodomi) ve eşcinsel faaliyetler olarak algılanan eylemlere ölüm cezası uygulamaktadır: İran, Suudi Arabistan, Mısır, Irak ve Endonezya Aceh ili gibi Müslümanların çoğunlukta olduğu ülkelerde, eşcinsel ilişki eylemleri ve LGBT (lezbiyen, gey, biseksüel ve transgender sözcüklerinin baş harflerinden oluşan bir kısaltma) kişileri düzenli olarak şiddet ve ayrımcılıkla yüz yüze kalmaktadırlar.

Şeriatte kadınlar

Aile içi şiddet

Şeriatte kadınlar

Çoğu şeriat yorumunda, bir koca karısında nushuz'dan (itaatsizlik, gayretsizlik, isyan, kötü davranış) şüphelendiğinde, kadınlara yönelik aile içi şiddeti teşvik eder. Diğer bilim adamları, nasihat etmek yerine eşi dövmenin Kur'an'ın modern yorumlarında tutarlı bir davranış olmadığını iddia etmişlerdir.

Aile içi sorunlara Kur'an-ı Kerim'in çözüm olarak sunduğu ayetlerinden birinde; "Erkekler, kadınların koruyup kollayıcılarıdırlar. Çünkü Allah, insanların kimini kiminden üstün kılmıştır. Bir de erkekler kendi mallarından harcamakta (ve ailenin geçimini sağlamakta)dırlar. İyi kadınlar, itaatkârdırlar. Allah’ın (kendilerini) koruması sayesinde onlar da “gayb”ı korurlar. (Evlilik yükümlülüklerini reddederek) başkaldırdıklarını gördüğünüz kadınlara öğüt verin, onları yataklarında yalnız bırakın. (Bunlar fayda vermez de mecbur kalırsanız) onları (hafifçe) dövün. Eğer itaat ederlerse, artık onların aleyhine başka bir yol aramayın. Şüphesiz Allah, çok yücedir, çok büyüktür. (4:34)" denmektedir. Şeriat yorumlarından biri de aile içi istismar davalarında kadın haklarını ihmal edildiği yorumu yapıldığı için eleştirildi. Musawah, CEDAW, KAFA ve diğer kuruluşlar, ev ve aile içi istismar davalarında, kadın hakları da dahil olmak üzere, İslam ülkelerinde kadın haklarını iyileştirmek için şeriattan esinlenerek yeni çağdaş yorumlar ile ayetlerde anlatılmak istenenin yeni yolları gösterildi.

Kişisel statü kanunları ve çocuk evliliği

Kişisel statü kanunları ve çocuk evliliği

Şeriat, İslam çoğunluğu olan ülkelerde kişisel statü için geçerli kanunlarının temelini oluşturur. Bu kişisel statü kanunları, evlilik, boşanma ve çocukların velayet konularında kadınlara verilen hakları belirler. 2011 yılındaki UNICEF (Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu) raporunda, şeriat kanun hükümlerinin bazılarının yorumlarına insan hakları perspektifinden bakıldığında kadına karşı bir ayrımcılık olabileceği sonucuna varılmıştır. Şeriat yasası altındaki yasal işlemlerde, bir kadının ifadesi aynı şartlarda mahkemeye çıkarılan erkeğin yarısına denktir.

Çocuk evliliklerine izin veren İran, Lübnan ve Bahreyn hariç, İslam çoğunluğunun olduğu ülkelerdeki medeni kanun, kız çocuklarının evlenmesine izin vermemektedir. Bununla birlikte tüm bu ülkelerdeki şeriat mahkemeleri, kişisel statü kanunlarıyla medeni yasayı geçersiz kılma gücüne sahiptir. Şeriata göre yorumlanarak hazırlanmış dini mahkemelerde, 18 yaşından küçük kızların evlenmesine izin verebilmektedir. 2011 yılı itibariyle, çocuk evlilikleri birkaç Ortadoğu ülkesinde yaygınlaşmış ve Mısır'daki evliliklerin altıda biri ve Yemen'de üç evliliğin biri 18 yaş altı gerçekleşmektedir. UNICEF ve diğer araştırmalar, Nijer (%75), Çad (%72), Mali (%71), Bangladeş (%64) ve Gine (%63) olmak üzere bu konuda dünyanın en yüksek evlilik yaşı düşük beş ülkesinin çocuk evlilik oranlarını gözlemlediğini belirtti. UNICEF ve diğer  araştırmalar, gözlemlenen en yüksek çocuk evlilik oranları ile dünyada ilk beş ülke: Nijer (%75), Çad (%72), Mali (%71), Bangladeş (%64), Gine (%63)'dir. Bu ülkeler aynı zamanda Müslümanlar için kişisel yasaların şeriat temelli olduğu ülkelerdir.

Tecavüz, tüm ülkelerde suç olarak kabul edilir ancak Bahreyn, Irak, Ürdün, Libya, Fas, Suriye ve Tunus'taki şeriat mahkemelerinin bazı durumlarda tecavüzcüyü kurbanı ile evlendirerek işlediği suçun affedilmesini sağlarken, tecavüz edilen eğer bunu kabul etmezse bu sefer de zina suçundan hakkında kavuşturma başlatılmaktadır.

Kadın mülkiyet hakkı ve rıza

Kadın mülkiyet hakkı

Şeriat, kadınlara diğer aile bireylerinden mülk edinme hakkını verir ve bu haklar Kur'an'da detaylandırılır. Bir kadının mirası erkek ile eşit değildir ve erkeğin miras hakkından az olduğu birçok faktöre bağımlıdır. (Eğer çocukları yoksa, karılarınızın geriye bıraktıklarının yarısı sizindir. Eğer çocukları varsa, bıraktıklarının dörtte biri sizindir. (Bu paylaştırma, ölen karılarınızın) yaptıkları vasiyetlerin yerine getirilmesi, yahut borçlarının ödenmesinden sonradır. Eğer sizin çocuğunuz yoksa, bıraktığınızın dörtte biri onlarındır. Eğer çocuğunuz varsa, bıraktığınızın sekizde biri onlarındır. (Yine bu paylaştırma) yaptığınız vasiyetin yerine getirilmesinden, yahut borçlarınızın ödenmesinden sonradır. Eğer kendisine varis olunan bir erkek veya bir kadının evladı ve babası olmaz ve bir erkek veya bir kız kardeşi bulunursa, ona altıda bir düşer. Eğer (kardeşler) birden fazla olurlarsa, üçte birde ortaktırlar. (Bu paylaştırma varislere) zarar vermeksizin yapılan vasiyetin yerine getirilmesinden, yahut borcun ödenmesinden sonra yapılır. (Bütün bunlar) Allah’ın emridir. Allah, hakkıyla bilendir, halîmdir (hemen cezalandırmaz, mühlet verir.[4:12]) Örneğin, bir kıza bırakılacak miras genellikle erkek kardeşinin yarısıdır (Allah, size, çocuklarınız (ın alacağı miras) hakkında, erkeğe iki dişinin payı kadarını emreder. (Çocuklar sadece) ikiden fazla kız iseler, (ölenin geriye) bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Eğer kız bir ise (mirasın) yarısı onundur. Ölenin çocuğu varsa, geriye bıraktığı maldan, ana babasından her birinin altıda bir hissesi vardır. Eğer çocuğu yok da (yalnız) ana babası ona varis oluyorsa, anasına üçte bir düşer. Eğer kardeşleri varsa, anasının hissesi altıda birdir. (Bu paylaştırma, ölenin) yapacağı vasiyetten ya da borcundan sonradır. Babalarınız ve oğullarınızdan, hangisinin size daha faydalı olduğunu bilemezsiniz. Bunlar, Allah tarafından farz kılınmıştır. Şüphesiz Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir [4:11]).

Kadın mülkiyet hakkı ve rıza

20. yüzyıla kadar, İslam hukuku, Müslüman kadınlara evliliklerinde Mehir (başlık parası) olarak alınan mülkiyet hakkı gibi bazı yasal haklar tanıdı. Bununla birlikte, İslam hukuku Müslüman olmayan kadınlara Müslüman kadınlara verilmiş olan aynı hukuki hakları tanımamıştır. Şeriat, efendi kadınlar ile köleler arasındaki, özgür kadınlar ile köle kadınlar arasındaki, inananlar ile inanmayanlar arasındaki temel eşitsizliği ve bunların haklarını tanımlar. Şeriat, abd (köle) kelimelerini ve savaş esirleri olarak ele geçirilen kadın köleyi belirtmek için "ma malakat eymaniküm" (مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ, sahip olduğunuz, sağ elinizin altındaki bulunanlar) ifadesini kullanarak köleye sahip çıkmaya yetkilendirmiştir. İslam hukukuna göre, Müslüman erkekler onları himayelerine almak şartı ile kadın tutsakları ve köleleri ile cinsel ilişki kurabilir.

Şeriat altındaki köle kadınların mülk edinme veya serbestçe dolaşma hakkı yoktu. Şeriat, İslam tarihinde, gayrimüslim kadınları ve erkekleri köleleştirmek için dini bir temel oluşturdu ancak kölelerin Müslüman olmalarını teşvik ederek onları azat etmeyi teşvik etti. Bununla birlikte, insan ticaretinde elde edilen gayrimüslim kölelere öncelikle önerilen, kendi özgür istekleri ile İslam'a geçmelerini istemekti. Müslüman efendisine çocuk yetiştiren gayrimüslim bir köle kadın, efendisinin ölümüyle birlikte özgürleşir ve çocuklarını da Müslüman olarak yetiştirmesi istenir.

20. yüzyıldan başlayarak, Batı hukuk sistemi kadın haklarını genişletmek için çalıştı ancak İslam hukuku altındaki kadın hakları, bazı İslam hukukçuları tarafından Kur'an'a, hadislere ve köktendinci yorumlarına şeriat kuralı diyerek bağlamaya devam etmektedir.

Batı hukuk sistemleri ile paralellikler

Batı hukuk sistemleri ile paralellikler

İslam hukukunun unsurları batı hukuk sistemleriyle paralellik taşır. Örneğin, İslam'ın uluslararası deniz kanununun gelişimi üzerindeki etkisi Roma kanunlarının etkisi ile paralellik göstermektedir.

Makdisi, İslam hukukunun Batı'daki yasal akademik sistem ile paralellik gösterdiğini ve bunun da modern üniversite akademik sistemini doğurduğunu belirtmiştir. Klasik İslam hukuk derecesi tarafından verilen, fakih (hukukun üstadı), müftü (hukuk görüş profesörü) ve müderris (öğretmen) üçlü statüsünün orta çağdaki Latin terimiyle eşdeğer olduğunu yazmıştır. Profesör ve doktor unvanları hem Doğu hem de Batı'da eş zamanlı olarak kullanılmaya başlanmıştır. Makdisi, orta çağ Avrupa doktorası olan licentia docendi'nin, ifta teriminin (fetva verilmesi) İslami manada kelime çevirisinin ijazat al-tadris wa-l-ifta (hukuki görüşleri öğretmek ve yaymak için lisans)'ya göre modellendiğini belirtmektedir. Ayrıca, bu sistemlerin temel özgürlükleri paylaştığını savunmakta ve bir profesörün kişisel görüşünü özgürce ifade etme özgürlüğü ile bir öğrencinin öğrenmekte olduğu şey hakkında yargılama ve soru sorma özgürlüğünü vurgulamaktadır.

İslam ve Batı hukuk sistemleri arasında belli farklılıklar vardır. Örneğin, şeriat klasik olarak sadece gerçek kişileri tanır ve tüzel kişi veya şirket kavramını, yani yöneticileri, hissedarları ve çalışanlarının yükümlülüklerini sınırlayan bir tüzel kişilik kavramını asla tanımaz. Kurucularının ömrünün yetmediği durumlarda, ölenin varlıklarına sahip olabilir, sözleşmeler imzalayabilir ve temsilciler aracılığıyla mahkemede görünebilir. Faiz yasakları, kayıt tutmaktan vazgeçerek ve modern muhasebenin kullanımının ertelenmesiyle ikincil (olmaması gereken) maliyetleri içerir. 

Şeriat Resimleri