26 May 2018, Saturday
Tercüme Editörü
Wikiyours makaleleri İngilizce makalelerin Türkçe'ye çevrilmiş halleridir. İngilizce bilen herkes makale sahibi olabilir ve yaptığı çeviri miktarınca para kazanır.
Çeviri Yapmak İçin Makale Seçiniz
Makale yazmak için
bir kategori seçin
Düzeltme Öner

Mustafa Kemal Atatürk

İçindekiler
  1. Atatürk kimdir?
  2. Atatürk'ün hayatı
  3. Atatürk'ün askeri kariyeri
  4. Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşu
  5. Atatürk'ün başkanlığı
  6. Atatürk'ün özel hayatı
  7. Atatürk'ün hastalığı ve ölümü
  8. Atatürk'ten kalanlar
  9. Atatürk'ün aldığı ödüller

Atatürk kimdir?

Mustafa Kemal Atatürk (19 Mayıs 1881 – 10 Kasım 1938) Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu olup 1923 yılından vefat ettiği 1938 yılına kadar ülkenin ilk Cumhurbaşkanlığını yapmış bir Türk ordu subayı ve devrimcisidir. Mustafa Kemal’in soyadı, Atatürk ("Türklerin babası" anlamındadır), ona Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından 1934 yılında verildi ve başka kişilerin bu soyadını alması yasaklandı. 

Atatürk Osmanlı İmparatorluğu'nda ordu subayı olarak görev yapmış ve I. Dünya Savaşı sırasında general rütbesine kadar yükselmiştir. İmparatorluğun yenilgisi ve ardından gelen dağılma sürecinden sonra Kurtuluş Savaşı'nda Türk Ulusal Hareketi'ne önderlik etti. Ankara'da geçici hükümeti kurduktan sonra İtilaf Devletleri tarafından gönderilen askeri güçleri mağlup ederek Kurtuluş Savaşını zafere ulaştırmıştır. Atatürk, sonrasında eski Osmanlı İmparatorluğu'nu çağdaş ve laik bir ulus devlete dönüştürmek üzere siyasi, ekonomik ve kültürel inkılaplara başlamıştır. Liderliği sırasında binlerce yeni okul inşa edildi, ilköğretim ücretsiz ve zorunlu hale getirildi, kadınlara eşit medeni ve siyasi haklar tanınırken köylülerin vergi yükü azaltıldı. Başında olduğu hükümet ayrıca geniş çaplı bir Türkleştirme politikası yürüttü. Çağdaş Türkiye'nin temellerini oluşturan Atatürk inkılaplarının ilkelerine Kemalizm denir. Atatürk'ün Türkiye'deki başarıları onun için ebedi bir anıttır. 

Atatürk'ün hayatı

Mustafa Kemal Atatürk 1881 yılının ilk aylarında, Osmanlı İmparatorluğu, Selanik (Salonica) kenti (günümüzde Yunanistan sınırları içerisinde ve Thessaloniki adındadır) Ahmed Subaşı mahallesinde veya Koca Kasım Paşa Mahallesi Islahhane Caddesi'ndeki (şu anda Apostolou Pavlou Caddesi) bir evde (Müze olarak korunuyor) dünyaya geldi. Annesi Zübeyde Hanım ev hanımıdır, babası Ali Rıza Efendi ise gümrük memurluğu ve kereste tüccarlığı yapmıştır. Mustafa'nın kardeşlerinden Makbule (Atadan) adlı kız kardeşi hariç diğerleri çocuklukta yaşamlarını yitirdiler. Makbule 1956 yılında vefat etti. Andrew Mango'ya göre, ailesi Türkçe konuşan, orta sınıf bir Müslüman aileydi. Bazı yazarlar babası Ali Rıza Efendi'nin Arnavut kökenli olduğunu düşünüyor; bununla birlikte, Falih Rıfkı Atay, Vamik D. Volkan, Norman İtzkowitz, Müjgân Cunbur, Numan Kartal ve Hasan İzzettin Dinamo'ya göre ise Ali Rıza'nın ataları Aydın'ın Söke ilçesinden gelen Türklerdi. Annesi Zübeyde'nin, Türk kökenli olduğu düşünülmekte ve Şevket Süreyya Aydemir'e göre, Yörük soyundan gelmektedir. Osmanlı döneminde Selanik'teki Yahudilerin oldukça azınlık olmasından dolayı, Atatürk'ün İslamcı muhaliflerinin birçoğu, Atatürk'ün atalarının Dönme (Osmanlı döneminde İslam'a geçen Yahudiler) olabileceğini iddia ediyor. Ancak dedesi Selanik'in yerlisi değildi ve ailesi, bu şehre (İstanbul'dan sonra Osmanlı Rumeli'sindeki en büyük metropol) 19. yüzyılın sonlarında Osmanlı İmparatorluğu'nun diğer vilayetlerinden taşınmıştı. Başkaları ise açık ten renginin, sarışın saçların ve mavi gözlerinden dolayı Slav soyundan olabileceğini düşünüyorlar.

Dünyaya Mustafa adında geldi ve ikinci ismi olan Kemal (Mükemmellik ve Olgunluk anlamındadır) ona matematik öğretmeni Yüzbaşı Üsküplü Mustafa Efendi tarafından verildi. Afet İnan, öğretmeninin Mustafa'nın yeteneği ve olgunluğunu beğendiğinden; Ali Fuat Cebesoy ise öğretmeninin aynı isme sahip olan öğrencisinin kendisinden ayırt edilmesi için verdiğini belirtir. Fakat biyografisini yazan Andrew Mango, adını milliyetçi şair Namık Kemal'e hürmeten kendi seçmiş olabileceğini ileri sürer. Öğrenim hayatının ilk yıllarında, annesi onu dini bir okula gitmeye teşvik etti, bu Mustafa'nın isteksiz ve kısa süren bir okul deneyimi oldu. Sonrasında, babasının isteğiyle Şemsi Efendi Okulu'na (Daha laik müfredatlı özel bir okul) kayıt oldu. Ailesi onun ticaret eğitimi almasını istiyordu, fakat Mustafa onlara danışmadan 1893 yılında Selanik Askeri Rüştiyesi sınavına girdi. 1896 yılında Manastır Askeri İdadisine (Manastır Askeri Lisesi) kaydoldu. 14 Mart 1899 tarihinde, Osmanlı'nın başkenti Konstantinopolis’in (İstanbul) Şişli ilçesi sınırları içerisindeki Pangaltı semtinde bulunan Harp Okulu'na kaydoldu ve 1902 yılında mezun oldu. Sonrasında 11 Ocak 1905 tarihinde Erkânı Harbiye Mektebi'nden mezun oldu.

Atatürk'ün askeri kariyeri

İlk yılları

Mezuniyetinden kısa bir süre sonra, anti monarşist faaliyetleri nedeniyle polis tarafından tutuklandı. Birkaç aylık bir hapsedilmesinin ardından, eski okul müdürü Rıza Paşa'nın desteği ile serbest bırakıldı. Serbest bırakıldıktan sonra Mustafa Kemal, Ali Fuat (Cebesoy) ve Lütfi Müfit (Özdeş) ile birlikte Şam'daki Beşinci Ordu'da Kurmay Yüzbaşı görevine atandı. Tüccar Mustafa Elvan (Cantekin) liderliğindeki Vatan ve Hürriyet adlı küçük bir devrimci reformist subay topluluğuna katıldı. 20 Haziran 1907'de Kıdemli Yüzbaşı (Kolağası) rütbesine terfi etti ve 13 Ekim 1907'de Manastır'daki Üçüncü Ordu karargâhına tayin edildi. 322 sayılı üye numarasıyla İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne katılmış olmasına karşın daha sonraki yıllarda İTC tarafından yürütülen politikaları sıklıkla eleştirmesi ve onlara muhalefeti ile tanınmaya başlandı. 22 Haziran 1908'de Doğu Rumeli'deki Osmanlı Demiryollarının Müfettişliği (Doğu Rumeli Bölgesi Demiryolları Müfettişi) görevine atandı. Temmuz 1908'de II. Abdülhamid'in iktidarını ele geçiren ve anayasal monarşiyi yeniden kuran Jön Türk Devriminde rol aldı.

İTC liderleri tarafından hoş karşılanmayan bir düşünce olan ordunun içinden siyaseti kaldırma fikrini ileri sürüyordu. Sonuç olarak, 1908 yılının sonlarına doğru bir kabile isyanının bastırılması bahanesiyle Trablusgarp Vilayetine (o zamanlar Osmanlı hâkimiyetinde olan Trablusgarp şuan Libya sınırları içerisindedir) gönderildi. Ancak Mikush'a göre bu görev için gönüllü oldu. İsyanı bastırdı ve Ocak 1909'da İstanbul'a döndü.

Nisan 1909'da İstanbul'da bir grup asker karşı devrime başladı (bkz. 31 Mart olayı). Mustafa Kemal ayaklanmanın baskı altına alınmasında etkili oldu.

1910 yılında Arnavutluk'taki Osmanlı vilayetlerine çağırıldı. O dönemde İsa Boletini Kosova'daki Arnavut ayaklanmalarına liderlik yapıyordu ve aynı zamanda Arnavutluk'ta da ayaklanma vardı. 1910 yılında Arnavut beyi, siyasetçi, yazar ve Arnavut Bağımsızlık Bildirgesi'nin imza atanlarından birisi olan Eqerem Vlora ile bir araya geldi.

Daha sonra 1910'un sonbaharında Fransa'daki Picardie ordu manevralarına katılan Osmanlı askeri gözlemcilerindendi ve 1911'de kısa bir süreliğine İstanbul'da Savaş Bakanlığında (Harbiye Nezareti) görev yaptı.

İtalya-Türkiye Savaşı (1911-12)

1911 yılında, İtalyan- Türk savaşında görev alması için Trablusgarp'a (günümüzde Libya sınırlarında) gönderildi. Özellikle Bingazi, Derne ve Tobruk mevkilerinde 150.000 İtalyan amfibi saldırı güçlerine 20.000 Bedevi ve 8.000 Türk ile karşı konulması gerekliydi. İtalya'nın savaş ilan etmesinden kısa bir süre önce Libya'daki Osmanlı birliklerinin büyük bölümü Yemen'deki isyanı bastırmak için oraya gönderildi, bu yüzden Osmanlı Hükümeti İtalyanlara karşı koymak için yetersiz kaynaklarla yakalandı. Arabi Paşa ayaklanmasından sonra Osmanlı Vilayetleri olan Mısır ve Sudan'ın askeri olarak kontrolünü sağlayan İngiliz Hükümeti, Osmanlı'nın Mısır üzerinden Libya'ya ek birlik göndermesine izin vermedi. Bu durum Mustafa Kemal gibi bazı Osmanlı askerlerinin Libya’ya geçmek için Arap gibi giyinerek (İngiliz yetkililer tarafından fark edilmeleri durumunda hapsedilmeyi göze alarak) veya çok az sayıda olan feribotları (İtalyanlar yüksek deniz gücüne sahipti ve Trablusgarp'a giden deniz yollarını etkili bir şekilde denetliyordu) kullanarak risk almalarına neden oldu. Ancak, tüm zorluklara rağmen Mustafa Kemal'in birlikleri 22 Aralık 1911' de Tobruk Muharebesi gibi bir takım çatışmalarda İtalyanları püskürtmeyi başardı. 16-17 Ocak 1912 Derne Taarruzu sırasında, Mustafa Kemal İtalyanların idaresinde olan Kasr-ı Harun kalesine saldırırken iki İtalyan uçağı Osmanlı birlikleri üzerine bombalar attı ve hasarlı bir binanın molozu Mustafa Kemal'in sol gözüne girdi. Bu yaralanma gözünde kalıcı hasara sebep oldu fakat tam bir görüş kaybına neden olmadı. Yaklaşık bir ay tıbbi tedavi gördü; daha iki hafta geçmeden Kızılay çadırını terk etmeye çalıştı fakat gözünün durumu kötüleşince geri dönüp tedaviye devam etmesi gerekti. 6 Mart 1912 tarihinde Mustafa Kemal Derne'deki Osmanlı Kuvvetlerinin komutanı oldu. 18 Ekim 1912 tarihinde İtalyan-Türk savaşı bitene kadar şehri ve etrafındaki bölgeyi savunmayı ve elde tutmayı başardı. 8 Ekim 1912 patlak veren Balkan Savaşları dolayısıyla Mustafa Kemal, Enver Bey, Fethi Bey ve Libya'daki diğer Osmanlı komutanları Balkanlar'a dönmek zorunda kaldı. Bu sebeple Osmanlı Hükümeti Trablusgarp, Fizan ve Sirenayka (Günümüzde Libya'da) vilayetlerinin 10 gün sonra, 18 Ekim'de, imzalanan Uşi Antlaşmasıyla İtalya Krallığına bırakılmasını kabul etti. 

Balkan Savaşları (1912-13)

1 Aralık 1912'de Mustafa Kemal Gelibolu Yarımadası'ndaki yeni karargâhına geldi ve Birinci Balkan Savaşı sırasında Binbaşı Fethi Bey'in komutasında Trakya sahilindeki Bolayır'a amfibi çıkarmasına katıldı. Ancak bu saldırı Bolayır Muharebesi sırasında Stiliyan Kovaçev'in Bulgar 4. Ordusu komutasındaki Georgi Todorov'un 7. Rila Piyade Bölüğü tarafından bastırıldı.

Haziran 1913'de, İkinci Balkan Savaşı sırasında Yarbay Enver Paşa komutasındaki Osmanlı Ordusunda görev aldı. Osmanlı Ordusu Doğu Trakya'nın çoğunluğu ile beraber Dimetoka ve Edirne’yi (1365 ile 1453 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu'na başkentlik yapmıştır, bu nedenle Türkler için çok önemlidir) Bulgarlardan geri aldı. 

1913 yılında Osmanlı'nın tüm Balkan devletlerinin askeri ataşesi olarak atandı (Çalışma yeri Sofya, Bulgaristan'daydı) 1 Mart 1914'te Yarbay rütbesine terfi etti.

1. Dünya Savaşı ve Atatürk (1914-18)

1914 yılında Osmanlı İmparatorluğu Avrupa ve Orta Doğu hareket alanlarında İttifak Güçleri'nin tarafında I. Dünya Savaşı'na girdi. Mustafa Kemal’e, Çanakkale Savaşı sırasında 5. Orduya bağlı 19. Tümenin tertip ve kumandanlığı görevi verildi. Mustafa Kemal, İtilaf Devletleri’nin nereye saldıracağını sezmesi ve düşman geri çekilene kadar mevkisini muhafaza etmesinden sonra cephe komutanı oldu. Çanakkale Savaşı'ndan sonra 14 Ocak 1916'ya kadar Edirne'de görev yaptı. 2. Ordu'nun 16. Kolordu Komutanlığı'na atandı ve büyük Rus taarruzları önemli Anadolu vilayetlerine ulaşmaya başlayınca Mustafa Kemal Kafkas Harekâtına gönderildi. 7 Ağustos’ta, Mustafa Kemal ordularını topladı ve bir karşı saldırı tertip etti. 2 Tümeni Bitlis ve Muş'u ele geçirip Rus Komutanların planlarını altüst etti.

Bu zaferin ardından İstanbul'daki İTC hükümeti, Hicaz'da yeni bir ordu (Hicaz Kuvve-i Seferiyesi) kurmayı ve Komutanlığına Mustafa Kemal'i atamayı önerdi, ancak Mustafa Kemal öneriyi reddetti ve bu ordu asla kurulmadı. Bunun yerine 7 Mart 1917'de Mustafa Kemal Paşa, Rus Devrimi'nin patlak vermesinden sonra Rus ordularının geri çekilmiş olmasına rağmen, 16. Kolordu komutanlığından İkinci Ordu'nun genel komutasına terfi etti.

Temmuz 1917'de, Alman General Erich von Falkenhayn'in komutasındaki Yıldırım Ordular Grubunun (İngiliz General Edmund Allenby Aralık 1918'de Kudüs'ü ele geçirdikten sonra 1918'in başlarında Yıldırım Ordu Grubu'nun komutasına Otto Liman von Sanders atandı) altındaki Yedinci Ordu'ya atandı. 7 Ağustos 1917'de Fevzi Paşa'nın yerine geçti. Mustafa Kemal Paşa General von Falkenhayn ile iyi geçinemiyordu ve Miralay İsmet Bey ile birlikte Sadrazam Talat Paşa’ya bu amansız durum ve Filistin cephesindeki yetersiz kaynaklar hakkında rapor yazdı. Fakat Talat Paşa gözlemlerini görmezden geldi ve Osmanlı Suriyesi'nde (Beyrut vilayetlerinin bazı kısımları, Şam Vilayeti ve Halep Vilayeti) Alman komutanlar yerine Türk komutanlarla kuzeye daha güçlü bir savunma hattı kurma önerisini reddetti. Raporunun reddedilmesinin ardından Mustafa Kemal Yedinci Ordu'dan istifa etti ve İstanbul'a döndü. Orada şehzade Mehmed Vahdeddin'e Avusturya-Macaristan ve Almanya ziyaretlerinde eşlik etmesi görevi verildi. Almanya'da iken, Almanya'nın Batı Avrupa'daki cephelerini ziyaret etti ve İttifak Devletleri'nin kısa süre sonra savaşı kaybedeceği kanısına vardı. Bu görüşü Kayzer 2. Wilhelm'e ve onun yüksek rütbeli generallerine açıkça ifade etmekten çekinmedi. Dönüş yolculuğu sırasında tedavi için kısa süreliğine Karlovy ve Viyana'da kaldı.

VI. Mehmed Temmuz 1918'de Osmanlı İmparatorluğu’nun yeni padişahı olduğu zaman, Mustafa Kemal Paşa’yı İstanbul'a çağırdı ve Ağustos 1918'de onu Filistin'deki Yedinci Ordu'nun komutasına atadı. Mustafa Kemal, 26 Ağustos 1918'de Halep'e geldi ve daha sonra güneye Nablus’taki karargahına devam etti. 19 Eylül'de Megiddo Muharebesi'nin başlarında Sekizinci Ordu sahil kanadını tutuyordu, fakat ordu dağılmıştı ve Liman Paşa İngilizlerin Ürdün (Şeria) Nehri etrafına ani bir kuşatma yapmalarını önlemek için Yedinci Ordu'ya kuzeye çekilme emri verdi. Yedinci Ordu Ürdün Nehri'ne doğru geri çekilmeye başladı, fakat 21 Eylül 1918'de Nablus’tan geri çekilmeleri sırasında İngiliz hava bombardımanıyla tahrip edildi. Buna rağmen, Mustafa Kemal Halep'in kuzeyinde bir savunma hattı oluşturmayı başardı. Lord Kinross'a göre savaşta hiç yenilgiye uğramayan tek Türk generali Mustafa Kemal'di.

30 Ekim 1918 tarihinde imzalanan Mondros Mütarekesi ile savaş sona erdi. Osmanlı İmparatorluğu topraklarındaki bütün Alman ve Avusturya-Macaristan ordularına geri çekilmeleri için yeterli zaman verildi. Mustafa Kemal Liman von Sanders'in yerine geçerek Yıldırım Ordular Grubu'nun komutasına atandı. İtilaf Devletlerinin olası saldırı durumuna karşı savunmacı bir çatışma sağlanabilmesi için Antep'teki sivillere silah dağıtımını organize etti.

Mustafa Kemal Paşa'nın Osmanlı Ordusu'ndaki son aktif hizmeti bu hattın güneyinde kalan Osmanlı birliklerinin geri dönüşünü organize etmesiydi. Kasım 1918'in başlarında, Yıldırım Ordular Grubu resmen sona erdi ve Mustafa Kemal işgal altındaki Osmanlı başkenti İstanbul'a 13 Kasım 1918 tarihinde geri döndü. Bir süre boyunca İstanbul’da Savaş Bakanlığı'nda (Harbiye Nezareti) çalıştı ve bu şehirdeki faaliyetlerine 16 Mayıs 1919'a kadar devam etti. İtilaf Devletleri (İngiliz, İtalya, Fransız ve Yunan orduları) Osmanlı İmparatorluğu'nu bölüşülen sınırlarına göre Anadolu’yu işgal etti. İstanbul'un ve ardından İzmir'in (o zamanlar Osmanlı vilayetlerinin en büyük ikisi) işgal edilmesi Türk Ulusal Hareketi'nin ve Kurtuluş Savaşı'nın ortaya çıkmasını tetikledi.

Kurtuluş Savaşı ve Atatürk (1919-1922)

Fahri Yaver-i Hazret-i Şehriyari (Yüce Padişahın Fahri Yaveri) Mirliva Mustafa Kemal Paşa 30 Nisan 1919'da Osmanlı askeri birliklerinden geriye kalanları organize etmek ve iç güvenliği geliştirmek için Dokuzuncu Ordu Müfettişliğine müfettiş olarak atandı. 19 Mayıs 1919 tarihinde Samsun'a ulaştı. İlk hedefi işgalci güçlere karşı organize bir ulusal hareket başlatmaktı. Haziran 1919 tarihinde, ülkenin bağımsızlığını tehlikede olduğunu bildiren Amasya Genelgesi'ni yayımladı. 8 Temmuz'da Osmanlı Ordusu'ndan istifa etti ve Osmanlı hükümeti onun için tutuklama emri çıkardı. Daha sonra idam kararı çıkarıldı.

4 Eylül 1919'da Sivas'ta bir kongre topladı. Türkiye'nin çeşitli vilayetlerinden İtilaf Devletleri'ne karşı olanlar, Misak-ı Millî ("Milli Pakt") adlı bir beyanname yayınladı. Kongrenin icra kurulu başkanlığına Mustafa Kemal atandı. Bu, Mustafa Kemal'e, gelecekteki siyaseti için ihtiyaç duyduğu meşruiyeti verdi.

Aralık 1919'da yapılan Osmanlı meclisinin son seçiminde, kendisi Ankara'da olan Mustafa Kemal'in başkanlığındaki Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin adaylarına büyük ölçüde çoğunluk çıktı. Parlamentonun dördüncü ve son dönemi 12 Ocak 1920'de İstanbul'da açıldı. Misak-ı Milli'yi kabul etmesinden kısa bir süre sonra İngiliz güçleri tarafından son verildi. Mustafa Kemal Ankara'da yeni bir Türk Meclisi'nin-Büyük Millet Meclisi (BMM)- oluşturulması için ulusal bir seçim çağrısında bulundu. BMM 23 Nisan 1920 tarihinde Mustafa Kemal'in konuşmasıyla açıldı; bu, ülkede iki hükümet olması durumuna yol açtı.

10 Ağustos 1920 tarihinde Osmanlı Sadrazamı Damat Ferit Paşa, Türk milliyetçilerinin en önemli yerler olarak gördükleri yerler de dâhil olarak Osmanlı İmparatorluğu'nu bölüşme planlarını sonlandıran Sevr Antlaşmasını imzaladı. Mustafa Kemal ülkenin tam bağımsızlığında ve Türk topraklarındaki Türk çoğunluğunun çıkarlarını korumakta direndi. BMM'ni Milli Ordu toplamak için ikna etti. BMM Ordusu İtilaf Devletleri tarafından desteklenen Hilafet ordusuyla yüzleşti. Doğu Cephesinde Ermeni güçleriyle ve Batı Cephesinde ise Mayıs 1919'da işgal ettikleri İzmir'den doğuya doğru ilerleyen Yunan güçleriyle savaşmak durumunda kaldı. Ocak 1920'de Mustafa Kemal ordularını Fransız Ermeni Lejyonuyla savaştıkları Maraş Muharebesi için Maraş’a sürdü. Savaş Türk zaferiyle sonuçlandı.

1920 sonbaharında Ermenistan Demokratik Cumhuriyeti'ne ve sonrasında Yunanlılara karşı alınan BMM askeri başarıları, 1920 sonbaharından itibaren Rus Bolşevik hükümetinden Kemalistlere gelen sürekli altın ve silah yardımıyla olanaklı oldu. 

Yunan-Türk Savaşı sırasında bir dizi savaştan sonra Yunan ordusu, BMM'nin sadece seksen kilometre batısındaki Sakarya Nehri'ne kadar ilerledi. 5 Ağustos 1921'de Mustafa Kemal, BMM tarafından Başkomutanlığa terfi ettirildi. Ardından gelen Sakarya Muharebesi, 23 Ağustos - 13 Eylül 1921 tarihleri arasında meydana geldi ve Yunanlıların yenilgisi ile sona erdi. Bu zaferden sonra, 19 Eylül 1921'de Mustafa Kemal Paşa'ya, Büyük Millet Meclisi tarafından Mareşal rütbesi ve Gazi unvanı verildi. İtilaf Devletleri, Kemal'in başarılarının büyüklüğünü göz ardı ederek, Sevr Antlaşması'nın değiştirilmiş bir halini Ankara ile bir barış anlaşması olarak uygulamayı umdu, ancak teklif reddedildi. 10 Eylül 1922 tarihinde, Mustafa Kemal Milletler Cemiyeti'ne Türk halkının çok fazla tahrik edildiğini ve katliamlardan Ankara Hükümeti'nin sorumlu olmayacağını bildiren bir telgraf yolladı. 

Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşu

Lozan Konferansı 21 Kasım 1922'de başladı. Türkiye, İsmet İnönü tarafından temsil edildi ve Türk egemenliğinden taviz verecek, örneğin Türk mali sisteminin kontrolü, kapitülasyonlar, boğazlar ve diğer meseleler gibi önerileri reddetti. Konferans 4 Şubat'ta durdurulmasına rağmen, 23 Nisan'dan sonra ekonomik konular üzerine devam etti. 24 Temmuz 1923'te Lozan Antlaşması, BMM Yetkilileri tarafından imzalandı ve böylece hükümet olarak Türkiye hükümeti tanındı. 

29 Ekim 1923'te Türkiye Cumhuriyeti ilan edildi. O tarihten bu yana Cumhuriyet Bayramı bu günde milli bayram olarak kutlanıyor.

Atatürk'ün başkanlığı

Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasıyla birlikte, ülkeyi modernleştirme çalışmaları da başladı. Yeni hükümet, Fransa, İsveç, İtalya ve İsviçre gibi batılı devletlerin kurum ve anayasalarını inceledi ve onları Türk ulusunun ihtiyaç ve özelliklerine uyarladı. Halk, Mustafa Kemal'in niyetlerine ilişkin bilgi eksikliğini vurgulayarak, "Dört halife dönemine geri dönüyoruz" dedi. Mustafa Kemal; Fevzi Çakmak, Kâzım Özalp ve İsmet İnönü’yü inkılaplarını gerçekleştirebilecekleri siyasi pozisyonlara yerleştirdi. Mustafa Kemal, verimli bir askeri lider olarak itibarını kullandı ve 1938'de vefatına kadar olan yıllarını siyasi, ekonomik ve toplumsal reformlar başlatarak geçirdi. Böyle yaparak, Türk toplumunun kendini geniş bir imparatorluğun Müslüman bir parçası olduğunu düşünmekten; modern, demokratik ve laik bir ulus-devlet haline dönüştürdü. Bunun insan sermayesi üzerinde olumlu bir etkisi oldu, çünkü bundan böyle okulda önemli olan şey bilim ve eğitim oldu; İslam, camilerde ve dini mekânlarda yoğunlaştı.

Atatürk'ün iç politikası

Mustafa Kemal'in temel ilkesi ülkenin tam bağımsız olmasıydı. Görüşünü şu şekilde açıkladı:

"... tam bir bağımsızlık demekle elbette ekonomik, finansal, hukuki, askeri, kültürel bağımsızlık ve bütün meselelerde tam serbestlik demektir. Bunların herhangi birinden mahrumiyet, millet ve memleketin gerçek anlamıyla bütün bağımsızlığından mahrumiyeti demektir."

Sosyal, kültürel ve ekonomik açıdan kapsamlı inkılaplar başlattı ve yeni Cumhuriyet'in yasal, adli ve ekonomik yapılarının temelini attı. Bazıları tarafından köklü inkılapların başlatıcı fikir babası olarak düşünülmesine rağmen, Mustafa Kemal'in inkılapçı düşüncelerinin çoğu 20.yy'ın sonunda Osmanlı aydın çevrelerinde görülüyordu ve Jön Türk Devrimi'nden sonra daha açıkça ifade edilebildi.

Mustafa Kemal, eski Osmanlı ve yeni cumhuriyetçi yönetim arasındaki değişiklikleri göstermek için bir sembol oluşturdu. Her değişiklik, bu sembolde bir ok ile simgelendi. Türkiye Cumhuriyeti'nin bu belirleyici ideolojisine "Altı Ok" ya da Kemalist ideoloji denmektedir. Kemalist ideoloji, Mustafa Kemal'in gerçekçilik ve pragmatizm anlayışına dayanır. Milliyetçilik, halkçılık ve devletçiliğin temelleri Altı Ok altında tanımlandı. Bu temeller dünya siyasetinde ve Türkiye'deki seçkin kesimi arasında yeni değildi. Bu birbiriyle ilişkili temelleri benzersiz kılan şey, onların birbiriyle Türkiye'nin ihtiyaçları için özel olarak hazırlanmış olmasıydı. Laikliğin tanımlanması ve uygulanması buna iyi bir örnektir; Kemalist laik devlet çoğu Hristiyan devletlerden önemli ölçüde farklıydı.

Devletin kuruluşu, 1923-1924

Mustafa Kemal'in 1923'te cumhuriyetin kurulmasından önceki özel günlük kayıtları, halkın egemenliğinin önemine inandığını gösteriyor. Yeni cumhuriyeti ilerletmek için Türk devrimcileri, kozmopolit İstanbul ve onun Osmanlı mirasının yolsuzluk ve çöküşüne sırtlarını döndüler. Örneğin, Ankara'yı ülkenin yeni başkenti yaptılar ve Türk posta teşkilatını yeniden biçimlendirdiler. Bir zamanlar Anadolu'nun derinlerinde bir ilçe olan Ankara, bu şekilde bağımsızlık hareketinin merkezine dönüştü. Atatürk, "Meclis Hükümeti" istedi ve temsili demokrasi, Milli Meclis'in esas iktidar kaynağı olacağı bağımsız meclisi gözünde canlandırdı. 

Takip eden yıllarda duruşunu biraz değiştirdi; ülkenin büyük miktarda yeniden yapılandırılmaya ihtiyacı vardı ve "Meclis Hükümeti" böyle bir ortamda hayatta kalamazdı. Devrimciler eski Osmanlı destekçilerinin yanı sıra komünizm ve faşizm gibi daha yeni ideolojilerin destekçileriyle de karşı karşıya geldi. Mustafa Kemal 1920 ve 1930'larda faşist ve komünist görüşlerin sonuçlarını gördü ve her ikisini de reddetti. Sovyetler Birliği, Almanya ve İtalya'da etkili olan totaliter parti yönetiminin Türkiye'ye yayılmasını engelledi. Bazıları muhalefetini ve bu ideolojileri susturmasını rekabetin ortadan kaldırılması için bir araç olarak gördüler; diğerleri ise, genç Türk devletini yeni ideolojilerin ve rekabet eden grupların istikrarsızlığına yenik düşmekten korumak için yapılmasının gerekli olduğunu düşündüler. 

Yeni cumhuriyetin kalbi, Mustafa Kemal'in Kurtuluş Savaşı sırasında kurduğu Büyük Millet Meclisi'ydi. Seçimler özgürdü ve genel oya dayanan eşitlikçi bir seçim sistemi kullanıldı. BMM'deki milletvekilleri siyasi görüş ve tercihlerini ifade ederek Türk toplumunun sesi olarak hizmet ediyordu. Hükümeti ve Başbakanı seçme ve denetleme yetkisi vardı. Başlangıçta, yasama gücü, yürütme organı ve 1921 Türk Anayasası uyarınca gerekli olduğunda bir inceleme organı olarak da görev yaptı. 1924 Türk Anayasası devletin yasama ve yürütme organları arasına gevşek bir güç ayrılığı koymuştur, hâlbuki bu iki organ yargı düzeni ile çok katı bir şekilde ayrılır. O zamanlar Başkan olan Mustafa Kemal bu siyasi düzende güçlü bir mevki içerisindeydi.

Tek partili rejim, 1924 anayasasının kabulünden sonra 1925 yılında fiilen kuruldu. TBMM'nin tek siyasi partisi, 9 Eylül 1923'te Mustafa Kemal tarafından kurulan "Halk Partisi" idi. (Ancak parti kültürüne göre kuruluş tarihi, 4 Eylül 1919'da Sivas Kongresi'nin açılış günü idi). 10 Kasım 1924 tarihinde Cumhuriyet Halk Fırkası olarak değiştirildi (1935 yılında fırka sözcüğünün yerine parti sözcüğü geldi).

Siyasal bağımsızlık ve Hilafet, 1924-1925

Halifeliğin kaldırılması, Mustafa Kemal'in siyasi sistemi yeniden düzenlemesi ve ulusal egemenliği sağlaması için önemli bir boyut oluşturdu. 20.yy’ın başlarında; Müslüman çoğunluğun fikir birliğine göre hilafet, Sünni İslam'ın ana siyasi görüşüydü. Saltanatın kaldırılması kolaydı, çünkü o zaman hala Halifelik devam ettiği için saltanat partizanları memnundu. Bu, bir tarafta yeni cumhuriyet ve diğer tarafta İslami bir hükümet biçimi olan Halifeliğin olduğu bölünmüş bir sistem üretti ve Mustafa Kemal ve İnönü Egemenliğin Halifeliğin eline döneceği beklentilerini büyütmesinden endişeliydi. Saltanatın kaldırılmasından (1922) sonra II. Abdülmecid Halife seçildi.

Halife'nin kişisel hazinesinin yanı sıra askeri personeli de kapsayan kişisel bir hizmeti vardı; Mustafa Kemal bunun için "dini" ya da "siyasi" bir gerekçe olmadığını söyledi. Ayrıca Mustafa Kemal, yabancı temsilcileri ve yedek subayları kabul eden ve resmi törenlere ve kutlamalara katılan Halife II. Abdülmecid'in, padişahların iç ve dış ilişkilerinde attığı adımları devam ettirdiğini düşünüyordu. Halifeliğin güçlerini TBMM'nin yetkileriyle birleştirmek istiyordu. İlk faaliyetleri 1 Ocak 1924'te, İnönü, Çakmak ve Özalp'ın hilafetin kaldırılmasına razı olmasıyla başladı. Halife, siyasi meselelere müdahale etmeyeceği yönünde bir açıklama yaptı. 1 Mart 1924'te Mustafa Kemal Meclis'te şöyle dedi:

"Geçmişte olduğu gibi, siyasete araç olması durdurulursa İslam dininin yüceliği belirir."

3 Mart 1924'te halifelik resmen kaldırıldı ve Türkiye içindeki yetkileri TBMM'ye devredildi. Diğer Müslüman ülkeler, Türklerin kararını onaylamak veya yeni bir halife atamaya karar verirken Türkiye'nin halifeliği tek taraflı olarak kaldırmasının meşruluğunu tartıştı. Mayıs 1926'da Kahire'de bir "Halifelik Konferansı" yapıldı ve halifeliğin "İslam’da zorunlu" olduğu kararı çıktı fakat bu kararın uygulanması başarısız oldu.

Mekke'de (1926) ve Kudüs'te (1931) iki farklı İslami konferans daha düzenlendi, ancak fikir birliğine varılamadı. Türkiye halifeliğin yeniden kurulmasını kabul etmedi ve onu temel varlığına saldırı olarak nitelendirdi; Mustafa Kemal ve inkılapçılar kendi yollarına devam etti.

8 Nisan 1924'te şeriat mahkemeleri, "Mehmet-i Şer'iyenin İlgasına ve Mehakim Teşkilatına Ait Ahkamı Muaddil Kanun" yasası ile kaldırılmıştır.

Halifeliğin kaldırılmasını, din ve devlet işlerinin ayrılmasını amaçlayan kapsamlı bir çalışma takip etti. Eğitim, bu çalışmanın temel taşıydı. 1923'te üç ana eğitim grubu mevcuttu. En yaygın olan kurum Arapça, Kuran ve ezbere dayalı medreselerdi. İkinci tür kurum ise Tanzimat devrinin reformist okulları olan idadî ve sultanî idi. Son grup, öğrencileri eğitmede en yeni öğretim modellerini kullanan yabancı dillerdeki kolejler ve azınlık okullarıydı. Eski medrese eğitimi çağdaşlaştırıldı. Mustafa Kemal, klasik İslam eğitimini daha dinamik eğitim kurumlarıyla değiştirdi. Mustafa Kemal eğitimdeki inkılapların milletin dogmalardan kurtulmasıyla alakalı olduğuna ve bunun Kurtuluş Savaşı’ndan daha önemli olduğuna inanıyordu. Mustafa Kemal:

"Bugün, en önemli ve en verimli görevimiz ulusal eğitim [birleşmesi ve çağdaşlaşması] çalışmalarıdır. Ulusal eğitim konularında başarılı olmak zorundayız ve olacağız. Bir ulusun kurtuluşu ancak bu yolla sağlanır " dedi.

1924 yazında Mustafa Kemal, Türk eğitimini nasıl değiştireceği konusunda kendisine danışmanlık yapması için Amerikan eğitim reformcusu John Dewey'i Ankara'ya davet etti. Kamu eğitim reformları, kamu okuryazarlığının arttırılması yoluyla vatandaşları toplumsal yaşamdaki görevler için hazırlamayı amaçlıyordu. İlköğretim eğitimini hem kız hem de erkek çocuklar için zorunlu yapmak istedi; o zamandan beri bu eser Türkiye'de devam ediyor. Türkiye'deki eğitimin ana hedeflerinden birinin, "toplumsal kültür" olarak adlandırdığı şeyle beslenen bir kuşağı yetiştirmek olması gerektiğini belirtti. Devlet okulları "eğitimin birleştirilmesi" olarak bilinen bir ortak müfredat oluşturdu.

Eğitimin birleştirilmesi, 3 Mart 1924'te Tevhid-i Tedrisat Kanunu (430 sayılı Kanun) ile yürürlüğe girdi. Yeni yasa ile eğitim, sivil toplum modeline göre düzenlenmiş ve kapsamlı oldu. Bu yeni tasarımda, tüm okullar müfredatını diğer ülkelerin eğitim bakanlıklarından esinlenilmiş bir devlet kurumu olan "Milli Eğitim Bakanlığı" onayına sundu. Aynı zamanda, cumhuriyet iki bakanlığı da kaldırdı ve din adamlarını Türkiye'de laikliğin temellerinden biri olan Diyanet İşleri Başkanlığı'na bağladı. Eğitimin bir müfredat altında birleştirilmesi Osmanlı İmparatorluğu'ndaki ulemaları sona erdirdi, ancak Türkiye'deki dini okulların sonu olmadı; dini eğitim üniversitelere taşındı, fakat Mustafa Kemal'in ölümünden sonra gelen diğer hükümetlerce dini eğitim orta öğretim seviyesine indirildi.

Mustafa Kemal, 1925 sonbaharından itibaren Türkleri çağdaş Avrupa kıyafetlerini giymeye teşvik etti. Orta Doğu'nun geleneksel giyimini terk edip, II. Mahmut'un başlattığı kılık kıyafet reformlarını sonuca ulaştırmakta kararlıydı. Fes, Osmanlı İmparatorluğu'nun modernleşme çabasının bir parçası olarak 1826'da Sultan II. Mahmud tarafından getirildi. 1925 Şapka Kanunuyla, fes yerine Batı tarzı şapkaların kullanımı uygulamaya koyuldu. Mustafa Kemal şapkayı önce memurlar için zorunlu hale getirdi. Öğrencilerin ve devlet çalışanlarının uygun şekilde giydirilmesine ilişkin kurallar Atatürk'ün yaşadığı zamanlarda kabul edildi; birçok memur şapkayı memnuniyetle kabul etti. 1925 yılında, şapkanın medeni toplumların başlığı olduğunu belirtmek için; Anadolu'daki en muhafazakâr vilayetlerden biri olan Kastamonu'da halka açık bir konuşma sırasında Panama Şapkasını takmıştır. 1934'de çıkarılan, "Bazı Kisvelerin (Kıyafetlerin) Giyilemeyeceğine Dair Kanun" ile birlikte örtü ve türban gibi, din temelli kıyafetler yerine Fötr ve Melon tarzı şapkaların yanı sıra modern, kravatlı Batı kıyafetleri giymenin gereği vurgulandı.

Mustafa Kemal kişisel olarak kadınların modern giysiler giymesini desteklese de, kanunda kadınların kıyafetlerine özellikle değinmedi. Çünkü kadınların yeni kıyafet tarzlarına kendi istekleriyle uyum sağlayacaklarına inanıyordu. Sıklıkla, başını İslami geleneğe uygun olarak örten eşi Lâtife Uşaklıgil ile kamusal alanda fotoğraf çektirirdi. Ayrıca, modern Batı kıyafetleri giyen kadınlarla birlikte de kamuoyunda sıklıkla fotoğraf çektirirdi. Fakat gelecekteki Türk kadınları için gerçek rol modeli olanlar Atatürk'ün evlatlık kızları Sabiha Gökçen ve Afet İnan'dı. Mustafa Kemal: "Kadınların dini örtüleri zorluk çıkarmaz... Bu basit tarz (Başörtüsü) toplumumuzun ahlak ve görgü kurallarıyla çelişmez." demiştir.

30 Ağustos 1925'te, Mustafa Kemal dini işaretlerin ibadethaneler dışında kullanılmasına dair görüşlerini Kastamonu konuşmasında açıkladı. Bu konuşmada başka bir düşünce daha vardı. Dedi ki:

"Bilgi, bilim ve parlak medeniyetlerin tümü karşısında, uygar Türk toplumunun içinde şeyhlerin rehberliği ile maddi ve manevi fayda arayanları kabul edemem. Türkiye şeyh, derviş ve müritler ülkesi olamaz. En iyi, en doğru düzen uygarlığın düzenidir. İnsan olmak için uygarlığın gereksinimlerini yerine getirmek yeterlidir. Derviş düzenlerin liderleri benim sözlerimin doğruluğunu anlayıp kendilerini tekkelere kilitleyecek ve öğretilerinin büyüdüğünü itiraf edeceklerdir."

Hükümet 2 Eylül’de, tüm tekke ve zaviyeleri kapatan bir kararname yayınladı. Mustafa Kemal, Konya'daki Mevlana Müzesi gibi derviş tekkelerini müzelere dönüştürülmelerini emretti. Tasavvufun kurumsal ifadesi Türkiye'de yasaklandı; politik olarak tarafsız olan, toplumsal bir dernek olarak işleyen bir Tasavvuf formunun devam etmesine izin verildi.

Halifeliğin kaldırılması ve diğer kültürel reformları, şiddetli bir muhalefetle karşılandı. Muhafazakâr çevre mutlu değildi ve Kemalist inkılapçılar üzerine saldırılar başlattı.

1924-1927'de Mustafa Kemal'e muhalefet

1924'te "Musul Meselesi" hala masadayken, Şeyh Said İsyanı örgütlenmeye başladı. Şeyh Said, yerel bir Nakşibendi tarikatının zengin Kürt aşiret ağasıydı. Dini meseleler üzerinde durdu; yalnızca hilafetin kaldırılmasına karşı çıkmakla kalmadı, aynı zamanda Batılı modellere dayanan medeni kanunun kabulüne, dini tarikatların kapatılmasına, çok eşliliğin yasaklanmasına ve yeni zorunlu evlilik nikâhına da karşıydı. Şeyh, takipçilerini İslam karşıtı olarak gördüğü hükümetin politikalarına karşı kışkırttı. İslam hukukunu yeniden kurmak için Şeyh'in güçleri kırsal bölgeye taşındı, devlet dairelerini ele geçirip Elazığ ve Diyarbakır'ın önemli kasabalarına yürüdü. Hükümet mensupları Şeyh Said İsyanını devrim karşıtı bir girişim olarak gördüler. Yayılmasını önlemek için derhal askeri harekete başvurdular. İsyanla başa çıkmak için 4 Mart 1925 tarihinde Takrir-i Sükûn kanunu yürürlüğe girdi. Bu kanun hükümete olağanüstü güçler sağladı ve yıkıcı grupları kapatma yetkisi verdi, fakat 4 Mart 1929 tarihinde yürürlükten kaldırıldı. 

Ayrıca TBMM'de de bu değişiklerden memnun olmayan milletvekilleri vardı. Öylesine çok üye muhalefet sempatizanı olarak suçlanmıştı ki Cumhuriyet Halk Partisi'nin özel bir toplantısında Mustafa Kemal, kendi partisinde azınlık hale gelme korkusunu dile getirdi. Mustafa Kemal bu grubu tasfiye etmemeye karar verdi. Bir gensoru önergesinden sonra Kazım Karabekir'in arkadaşlarıyla beraber ayrı bir grup kurma şansı oldu ve 17 Ocak 1924 tarihinde kurdu. Önergeden CHP'de Mustafa Kemal için güvenoyu çıktı. 8 Kasım'da önerge 18 oya 148 oy ile reddedildi ve 41 oy geçersizdi. CHP meclisteki 1 koltuk hariç bütün koltukları tutuyordu. CHP'nin çoğunluğunun Mustafa Kemali seçmesi üzerine Mustafa Kemal, "Türk milleti cumhuriyet, uygarlık ve gelişme yollarında korkusuzca yürümeye kesin olarak kararlıdır." dedi.

17 Kasım 1924 tarihinde ayrılan grup 29 milletvekili ile Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasını kurdu ve ilk defa çok partili sistemi başlattı. Rauf Bey (Orbay), Refet Paşa ve Ali Fuat Paşa (Cebesoy) gibi Mustafa Kemal'i Kurtuluş Savaşı'nın ilk günlerinden beri destekleyen en yakın arkadaşları yeni partinin üyeleri arasındaydı. CHP'nin devletçiliğine karşı olarak TCF'nin ekonomik planı liberalizmdi ve toplumsal planı ise CHP'nin ilericiliğinin tersine muhafazakârlığa dayanıyordu. Partinin liderleri ilke olarak Kemalist devrimi güçlü bir biçimde destekledi, ancak kültürel devrim ve laiklik ilkesine ilişkin farklı görüşleri vardı. TCF Mustafa Kemal'in beyan ettiği planındaki ana görüşlere karşı değildi; ülkede ve medeni kanunda laiklik kurulmasını veya belirtildiği gibi, "çağın ihtiyaçlarını"(madde 3) ve eğitimdeki üniforma sistemini (madde 49) desteklediler. Bu ilkeler liderler tarafından başlangıçta belirlendi. Tek yasal muhalefet, her türlü görüş farklılıklarına ev sahibi oldu.

1926'da Mustafa Kemal'e karşı İzmir'de bir suikast planı ortaya çıktı. Suikast, halifeliğin kaldırılmasına karşı çıkan eski bir milletvekili tarafından planlandı. Soruşturma, planlayanlara karşı yapılan bir soruşturmadan; görünüşte yıkıcı faaliyetleri ortaya çıkarmak üzere yapılan fakat aslında Mustafa Kemal'in kültürel devrimlerine katılmayanları zayıflatmakta kullanılan bir soruşturmaya dönüştü. Kapsamlı soruşturma ile TCF lideri Kazım Karabekir de dâhil birçok siyasal aktivist mahkemeye çıkarıldı. Cavid, Ahmed Şükrü ve İsmail Canbulat'ın da aralarında bulunduğu İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin yaşayan liderlerinden bazıları suçlu bulunup asılmıştır. Soruşturmalarda TCF üyeleri ve Şeyh Said İsyanı arasında bir bağlantı bulundu. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası mahkeme kararının ardından dağıtıldı. Ne yazık ki, teşkilatlı muhalefet modeli bozulmuştu. Bu olay, Atatürk'ün cumhurbaşkanlığı sırasında gerçekleşen tek siyasi tasfiyedir. Mustafa Kemal'in, "Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır, fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır" sözleri suikast girişiminden sonra bir vasiyet olarak görüldü.

Modernleşme çabaları, 1926-1930

1926'dan sonraki yıllarda Mustafa Kemal, Osmanlı İmparatorluğu tarafından getirilen daha önceki reformlardan radikal bir ayrılma başlattı. Tarihte ilk kez İslam hukuku laik hukuktan ayrıldı ve dini içeriği kısıtlandı. Mustafa Kemal şöyle dedi:

"Adalet konusundaki kavramlarımızı, yasalarımızı ve kamu kurumlarımızı, yüzyılımızın ihtiyaçlarıyla bağdaşmamalarına rağmen hala üzerimize sıkıca tutunan bağlardan kurtarmalıyız."

1 Mart 1926'da, Türk Ceza Kanunu yürürlüğe girdi. İtalyan Ceza Kanunundan modellendi. 4 Ekim 1926'da İslam mahkemeleri kapatıldı. Medeni hukukunun oluşturulması için zamana ihtiyaç vardı, bu nedenle Mustafa Kemal, laiklik ilkesinin dâhil edilmesini 5 Şubat 1937'ye kadar erteledi.

Osmanlıdaki uygulama, erkeklerle kadınlar arasındaki sosyal etkileşimi kırdı. Mustafa Kemal, kişisel günlüğünde açıkça görüldüğü üzere, toplumsal reformları geliştirmeye çok erken başladı. Kendisi ve ekibi, kadınların tesettürünü kaldırmak ve kadının dış dünyayla birleşmesi gibi konularda görüştü. Konuyla nasıl başa çıkmayı planladığı konusundaki bilgi Kasım 1915'teki günlüğünde şöyle belirtilmişti:

"Toplumsal değişim, (1) hayat hakkında bilgili yetkin anneleri yetiştirerek; (2) kadınlara özgürlük vererek; (3) bir insan, bir kadınla ortak bir hayat sürerek ahlakını, düşüncelerini ve hislerini değiştirebilir; çünkü karşılıklı sevginin cazibesine yönelik doğuştan gelen bir eğilim vardır."

Mustafa Kemal, kadınlara özgürlük vermenin ikinci büyük adımını atmak için yeni bir medeni hukuk düzenine ihtiyaç duydu. İlk bölüm kız çocuklarının eğitimiydi ve bu Tevhid-i Tedrisat kanunu ile gerçekleştirildi. 4 Ekim 1926'da yeni Türk Medeni Kanunu yürürlüğe girdi. İsviçre Medeni Kanunu model olarak alındı. Yeni kanuna göre, kadınlar miras ve boşanma gibi konularda erkeklerle eşit haklar elde etti. Mustafa Kemal toplumsal düzende cinsiyeti bir etken olarak görmedi. Onun görüşüne göre, toplum hedefi doğrultusunda erkekler ve kadınlar birleşmiş bir şekilde yürüdü. Osmanlı döneminde olduğu gibi cinsiyet ayrımı devam etseydi, ilerleme kaydetme ve uygarlaşmanın bilimsel olarak mümkün olmayacağına inanıyordu. Mustafa Kemal söylev verdiği bir toplantıda:

"Ey Hanımlar, bizim için eğitim savaşını kazanın ve böylece ülkeniz için yapabileceğimizden çok daha fazla şey yapmış olacaksınız. Sizden isteğim budur. Ey Efendiler: Eğer kadınlar bundan itibaren ulusun toplumsal yaşantısını paylaşmazsa, hiçbir zaman tam olarak gelişemeyiz. Batı medeniyetleri ile eşit şartlar altında muamele görmeyiz ve geri kalan bir medeniyet oluruz."

1927'de Devlet Resim ve Heykel Müzesi kapılarını açtı. Müze, İslam'ın putperestlikten kaçınma geleneği nedeniyle Türkiye'de pek uygulanmayan heykelciliğe dikkat çekti. Mustafa Kemal, "Kültürün Türkiye Cumhuriyeti'nin temeli" olduğuna inanıyordu ve modern Türkiye'nin ideolojik düşüncesini "yüce hümanist bir idealle harmanlanmış vatanseverlik" olarak nitelendirdi. Hem kendi ulusunun yaratıcı mirasını hem de kendinin küresel uygarlığın takdire şayan değerleri olarak gördüklerini ekledi. Türklerin İslam öncesi kültürü kapsamlı bir araştırma konusu haline geldi ve özellikle Selçuklu ve Osmanlı medeniyetleri öncesinde yaygın olan Türk kültürüne ağırlık verildi. Frigler, Lidyalılar, Sümerler ve Hititler olmak üzere Anadolu uygarlıklarını üzerine araştırmaları başlattı. Geçmişteki kültürlere karşı halkın ilgisini çekmek için, 1932'de kurulan "Sümerbank"a Sümerliler'in ve 1935'de kurulan "Etibank"a Hititlerin ismini koydu. Ayrıca Türk yaratıcılığının kaynağı olarak kırsaldaki halk sanatlarını vurguladı.

1928 ilkbaharında Mustafa Kemal, Ankara'nın her yerinden birçok dilbilimci ve profesörle bir araya geldi. Burada, yazılı Türkçe için, düzenlenmiş bir Latin alfabesine dayanan yeni alfabe düzeni yürürlüğe koyma planını açıkladı. Yeni Türk alfabesi, eski Arapça alfabenin yerini alarak Türkiye'deki okuma-yazma sorununa çözüm olacaktı. Çünkü Arap alfabesi Türkçe’de 8 tane bulunan sesli harflere uygun bir yapı değildi. Mustafa Kemal yeni alfabeyi Türkçe’ye uyarlamanın ne kadar süreceğini sorduğunda profesörler ve dilbilimciler bunun 3 ile 5 yıl arasında süreceğini söylediler. Mustafa Kemal'in güldüğü ve açık bir şekilde "3 ile 5 ay içerisinde yapmamız gerekli" dediği söylenir.

Sonraki aylarda Mustafa Kemal yeni alfabe üzerinde yapılan çalışmalarla ilgili yaptığı duyurular gibi, yeni Türk alfabesinin tanıtılması için de baskı yaptı. 1 Kasım 1928'de yeni Türk alfabesini tanıttı ve Arap alfabesinin kullanımını yasakladı. O dönemde, ülkenin okuryazar vatandaşları nüfusun %10'u kadarını oluşturuyordu. Dewey, Mustafa Kemal'e, Türkçeyi Arapça yazı üzerinde okuma ve yazmayı temel düzeyde öğrenmenin çok yorucu yöntemlerle kabaca üç yıl aldığını belirtti. Arapça ve Farsça sözcük dağarcığı ile Arapça alfabesiyle yazılan Osmanlıca kullandılar. Yeni alfabenin Latin alfabesinin bir türü olarak oluşturulması, Dil Encümeni tarafından Mustafa Kemal'in girişimi ile gerçekleştirildi. Denetimi Osmanlı Ermenisi Agop Dilaçar tarafından yapıldı. Yeni alfabeyi kullanan ilk gazete 15 Aralık 1928 tarihinde yayımlandı. Mustafa Kemal vatandaşlara yeni alfabeyi öğretmek için bizzat kırsal alanlara yolculuk etti. Güçlü kampanyalardan sonra okuryazarlık oranı 1927'deki %10,6 oranından 1940 yılında %22,4 oranına yükseldi. Bilimsel meseleler, eğitim, tarih, ekonomi, sanat ve dil konularında bir dizi kongre düzenlendi. Kütüphaneler düzenli bir şekilde geliştirildi, seyyar kütüphaneler ve kitap taşıma sistemleri ilçe ve taşralara hizmet etmek üzere kuruldu. Harf inkılabı ayrıca telif hakları üzerine çıkarılan yeni bir yasa ile özel yayıncılık sektörünü güçlendirerek de desteklendi.

Mustafa Kemal, ilköğretimdeki çağdaş eğitim yöntemlerini ilerletti ve Dewey onurlu bir yer kazandı. Dewey "Türk Eğitim Sistemi'ne Tavsiye ve Rapor" adlı çalışmasında gelişen toplumlar için bir dizi pragmatik tavsiyelerde bulundu. Ülkede beceri temeli oluşturabilmek için yetişkin eğitimi ile ilgileniyordu. Türk kadını yalnızca çocuk bakımı, terzilik, ve ev yönetimi eğitimi değil; ayrıca ,ev dışında, dışarıdaki ekonomiye de katılma becerileri eğitimi aldı. Türk eğitimi, ülkenin sosyal ve ekonomik gelişmelerine beceri temeli oluşturabilmesi için devlet denetimli bir sistem haline geldi. "Birleşik" eğitim programı topluma yararlı ve saygın bireyler yetiştirmenin yanı sıra sorumlu vatandaşlar eğitmek için tasarlandı. Türk eğitim sistemi, yoksulluğu azaltmayı amaçlayan ve cinsiyet eşitliğini sağlamak üzere kadın eğitimine yer veren bütüncül bir sistem oldu. Atatürk bizzat kızların eğitiminin üzerinde durdu ve 1923-24 yıllarında üniversite düzeyinde gerçekleştirip 1927 yılında bütün eğitim sisteminde kural haline getirerek karma eğitimi destekledi. Atatürk'ün eğitimle ilgili reformları eğitimi daha erişilebilir kıldı: 1923 ve 1938 yılları arasında ilkokula giden öğrenci sayısı 342.000'den 765.000'e çıktı, ortaokula giden öğrenci sayısı yaklaşık  6.000'den 74.000'e çıkarak 12,5 kat arttı ve liseye giden öğrenci sayısı 1.200'den 21.000'e kadar çıkarak 17 kat artış gösterdi.

Mustafa Kemal, modern eğitimin propagandasını yapmak için bu dönemde medya odağı oluşturdu. Eğitimin eşitliği, eğitim meseleleri ve bazı temel eğitim ilkelerini tartışmak üzere "Bilim Kurulları" ve "Eğitim Zirveleri" diye adlandırılan resmi eğitsel toplantıları başlattı. Atatürk, "Okullarımız bütün öğrencilerin öğrenmesi ve başarı yakalaması için fırsatlar sağlamayı hedeflemelidir." dedi. Atatürk şahsen iki ders kitabının geliştirilmesiyle ilgilendi. Bunlardan birincisi Türkçe olan Vatandaş İçin Medeni Bilgiler (1930) kitabıydı ve diğeri liseler için bir kitap olan Geometri (1937) kitabıydı. Vatandaş İçin Medeni Bilgiler kitabı karşılaştırmalı hükümet bilimini öğretti ve yeni devlet kurumlarına uygulanan şekilde yönetim kurallarını açıklayarak halkın güveninin idare etme yollarını açıkladı.

1930-1931'de Mustafa Kemal'e muhalefet

11 Ağustos 1930'da Mustafa Kemal bir kez daha çok partili bir hareket başlatmaya karar verdi ve Ali Fethi Okyar'dan yeni bir parti kurmasını istedi. Laik reformların korunması konusunun üzerinde durdu. Yeni kurulan Serbest Cumhuriyet Fırkası ülke çapında başarılı oldu. Gerçek bir siyasi yelpaze oluşturulmadan, özellikle toplum yaşamında dinin rolü göz önüne alındığında, parti bir kez daha Atatürk'ün inkılaplarına karşı bir muhalefet merkezi haline geldi.

23 Aralık 1930'da, Ege Bölgesi'ndeki küçük bir kasaba olan Menemen'de radikal İslamcıların isyanı ile başlayan şiddetli olaylar zinciri meydana geldi. Menemen Olayı adı verilen bu olay laik inkılaplara karşı ciddi bir tehdit olarak değerlendirildi.

Kasım 1930'da Ali Fethi Okyar kendi partisini feshetti. Türkiye Cumhuriyeti'nin daha uzun soluklu bir çoklu parti dönemi 1945'te başladı. 1950'de CHP çoğunluk pozisyonunu Demokrat Parti'ye verdi. Mustafa Kemal'in tek partili yönetiminin doğrudan demokrasiye katkıda bulunmadığı yönünde tartışmalar mevcuttur. Çoğulculuğa yönelik denemelerin bu dönemde başarısız olmasının nedeni, ülkedeki grupların ortak değerler (özellikle laiklik) konusunda en küçük bir fikir birliğinin ve anlaşmazlıkların çözümü için ortak kurallarının olmamasıdır. Bu eleştirilere yanıt olarak Mustafa Kemal'in biyografi yazarı Andrew Mango, "İki savaş arasında, nispeten daha zengin ve daha iyi eğitimli ülkelerde demokrasi sağlanamazdı. Atatürk'ün aydın otoriterliği özgür özel hayatlar için makul bir alan bıraktı. Yaşam süresi boyunca ondan daha fazlası beklenemezdi." dedi. Her ne kadar bazen eylemlerinde bir demokrat gibi görünmese de, her zaman bir sivil toplum oluşturma fikrini destekledi: Devletin güç destekli yapılarının aksine gönüllü sivil ve sosyal örgütler ve kurumlar sistemi. 1933 yılında, Demokrasinin önemine dair birçok konuşmasından birinde Mustafa Kemal şöyle dedi:

"Cumhuriyet, devletin demokratik yönetimi anlamına gelir. Onuncu yılına erişen Cumhuriyet'i kurduk. Zaman gelince demokrasinin tüm gereksinimlerini yerine getirecektir."

1931-1938'de modernleşme çabaları

1931'de Mustafa Kemal, Türk dili üzerine araştırma çalışmaları yapmak üzere Türk Dil Kurumu'nu kurdu. Türk Tarih Kurumu, 1931 yılında kurulmuş ve 1932'de Türkiye tarihi üzerine araştırma çalışmaları yürütmek için arşiv çalışmalarına başlamıştır. Atatürk, 1 Ocak 1928'de Türk Eğitim Derneği'ni kurdu. Dernek, zeki ve çalışkan çocukların maddi gereksinimlerinin desteklemenin yanı sıra, eğitim hayatına materyal ve bilimsel katkılarda bulunmuştur.

1933'te Mustafa Kemal Atatürk, İstanbul Üniversitesi'nin çağdaş bir kurum haline getirilmesi talimatını verdi ve daha sonra başkentte Ankara Üniversitesi'nin kurulmasına karar verdi.

Mustafa Kemal, bilimsel terminolojinin Türkçeye çevirisiyle ilgileniyordu. Türk dil inkılabının metodolojik temeller üzerine kurulmasını istedi. Dilin bütünleyici yapısını modellemeden Türkçeyi yabancı etkilerden "temizlemek" için yapılan girişimler kendisine yanlış geliyordu. Bizzat, tüm insan dillerinin bir Orta Asya ilkel dilinin soyundan geldiğini öne süren bir dil teorisi olan Güneş Dil Teorisi'nin gelişimini yönetti. Atatürk'ün bu konuya olan ilgisi Fransız bilim insanı Hilaire de Berenton'un, bütün dillerin hiyerogliflerden ve Sümerliler tarafından kullanılan çivi yazısından geldiğini savunan çalışması "L'Origine des Langues, des Religions et des Peuples" ve Avusturyalı dilbilimci Dr. Hermann F. Kvergić'in "La psychologie de quelques elements des langues Turques" (Türk Dillerindeki bazı unsurlarının psikolojisi) adlı makalesi ile başladı. Atatürk, daha sonra radikal çalışmaları düzeltmesine karşın Güneş Dil Teorisi'ni 1935 yılında Türk eğitim ve siyaset camiasına tanıttı.

Türk Dil Kurumu'nun Başkanı olan Ermeni kökenli Türk bilim adamı Agop Dilâçar, 1934'te Soyadı Kanunu'nun kabul edilmesinden sonra Mustafa Kemal Paşa'nın soyadı olarak "Atatürk" (Türklerin babası) soyadını açıkça önerdi. O zamana kadar Hristiyan ve Yahudi azınlıklar Türk soyadlarını kullanırken Türkler soyadı yerine lakaplar kullanıyordu.

1932'de başlayarak, ülke çapındaki yüzlerce "Halk Evleri" ve "Halk Odaları", çeşitli sanat etkinlikleri, spor ve diğer kültürel etkinliklere daha fazla erişim imkânı sağladı. Atatürk, insan tasvirinin bir çeşit putperestlik olduğunu düşünen Osmanlı liderleri tarafından bastırılmış görsel ve plastik sanatları destekledi ve halkı onlara teşvik etti. Birçok müze açıldı, mimarlık çağdaş eğilimleri takip etmeye başladı ve klasik Batı müziği, opera, bale ve tiyatro da ayrıca daha fazla yerleşti. Kitap ve dergi yayınları arttı ve film endüstrisi büyümeye başladı.

1932'de, Türkçe Kur'an meali, izleyiciler önünde canlı okundu ve radyo üzerinden yayınlandı. Aynı yıl, Mustafa Kemal, "yüzyıllar boyunca İslam'ı anlamadan uygulayan Türk halkına dini Türkçe öğretmek" istiyordu. O sırada Türkiye'deki tüm Kuranlar, Eski Arapça olarak basılıydı. Bernstadt'ın alimi Andrea Acolutho tarafından hazırlanan ve 1701'de Berlin'de basılan, tetrapla tarzda Arapça, Farsça, Türkçe ve Latince olarak yazılan ender sayıda çok dilli Kuran mevcuttu. 1924'te İstanbul'da yayınlanan üç adet Türkçe çevirisi tartışmalara yol açtı. Kuran'ın Türkçedeki birkaç çevirisi halk önünde okundu. Bu Türkçe Kuranlara dindar insanlar öfkeyle karşı çıktı. Bu durum birçok öncü Müslüman yenilikçiyi TBMM'ye uygun nitelikte bir Kuran çevirisine destek çıkması için başvuruda bulunmaya itti. Mustafa Kemal'in desteğiyle, TBMM bu projeyi onayladı ve Diyanet İşleri Başkanlığı bir Kuran çevirisi oluşturması için Mehmet Akif'i (Ersoy) ve "Hak Dini Kuran Dili" adlı bir tefsir çalışması yapması için bir İslam âlimi olan Elmalılı Hamdi Yazır'ı atadı. Halkın önünde okunan nüshanın baskıya gitmesi 1935 yılını buldu. Mustafa Kemal din anlayışının küçük bir gruba bırakılamayacak kadar önemli olduğuna inanıyordu. Buna İslam'ın ana dini metinleri de dâhildi. Mustafa Kemal'in amacı Kuran'ı çağdaş insanlarca erişilebilir ve böylece çağdaş dillere çevrilebilir kılmaktı.

1934'te Mustafa Kemal ilk Türk opera çalışması olan Özsoy'u hizmete soktu. Ankara Halkevi'nde sahnelenen opera Adnan Saygun tarafından bestelenmiş ve soprano Semiha Berksoy tarafından icra edilmiştir.

Kasım 1934'te Atatürk, Osmanlı Ermeni hattatı Hagop Vahram Çerçiyan'ın tasarladığı yeni imzasını kullanmaya başladı. 

5 Aralık 1934'te Türkiye, birçok Avrupa ülkesinden önce kadınlara tam siyasi haklar vermeye başladı. Kadınlara evlilikte eşit haklar, daha önceki Türk Medeni Kanunu'nda zaten yürürlüğe girmişti. Mustafa Kemal'in kültürel inkılaplarında kadının yeri, en iyi bizzat gözetiminde hazırlanan bir medeni kitapta belirtilmiştir. Mustafa Kemal:

"Kadınların siyasi haklarından mahrum kalmasına karşı mantıklı bir açıklama yoktur. Bu konuda herhangi bir tereddüt ve olumsuz zihniyet, geçmişin solgunlaşan bir toplumsal olayından başka bir şey değildir. ... Kadınların seçme ve seçilme hakkı olmalıdır; çünkü demokrasi bunu belirtir, çünkü kadınların savunması gereken çıkarları vardır ve çünkü kadınların gerçekleştirmesi gereken sosyal görevleri vardır." 

1935 seçimlerinde seçilen 395 milletvekilinden 18 tanesi kadındı. Aynı yıl, İngiliz Avam Kamarası'nda bulunan 615 üyeden 9 tanesi ve ABD Temsilciler Meclisi'ndeki 435' üyeden 6 tanesi kadındı.

Atatürk'ün dış politikaları

Atatürk'ün dış politikası, medeniyet ve çağdaşlaşma projesiyle bağlantılı bir barış algısı olan "yurtta barış, dünyada barış" ilkesini takip etti. Atatürk'ün politikalarının sonuçları, Cumhuriyet tarafından sağlanan meclis egemenliğinin gücüne bağlıydı. Kurtuluş Savaşı, Atatürk'ün askeri gücünü diğer ülkelere karşı kullandığı son seferdi. Atatürk'ün cumhurbaşkanlığı döneminde yurtdışı meseleleri barışçıl yöntemlerle çözüldü.

Musul Meselesi

"Musul Sorunu", Birleşik Krallık ile Musul Vilayetinin kontrolü konusundaki anlaşmazlık, yeni Cumhuriyet'in ilk, uyuşmazlığa dayanan yurt dışı ilişkisidir. Irak cephesi sırasında, Korgeneral William Marshall, İngiliz Savaş Bakanlığının "Dicle üzerinde kurulabildiği kadar çok hâkimiyet kurulması için her türlü çaba harcanmalıdır" talimatına uyarak Mondros Ateşkes Antlaşması'nın imzalanmasından (30 Ekim 1918) 3 gün sonra Musul'u ele geçirdi.1920 yılında, Türk topraklarını birleştiren Misak-ı Milli ile Musul Vilayetinin Türk Kültürü'nün merkezinin bir parçası olduğu bildirildi. İngilizler Musul Sorununda riskli bir noktadaydı ve çıkarlarını korumak için neredeyse eşit önlemler alıyorlardı. İngilizlere karşı olan Irak isyanı 1920 yılının yazında Kraliyet Hava Kuvvetleri tarafından bastırıldı. İngilizlerin bakış açısına göre, Mustafa Kemal Türkiye'de istikrarı sağlasaydı dikkatini Musul'a çevirecekti ve böylece yerli halkının ona katılması muhtemel olan, asi ve saldırgan bir milleti Hindistan'ın kapılarına kadar taşıyacak olan Mezopotamya'yı etkisi altına alacaktı.

1923'de Mustafa Kemal, TBMM'yi, Milletler Cemiyeti'nin Lozan Anlaşması'nda arabuluculuğunu kabul etmenin Musul'dan el çekmek anlamına gelmediğini, Türkiye'nin daha güçlü hale geldiği zamanı beklemek olduğuna ikna etmeye çalıştı. Yapay olarak çizilmiş sınırlar iki taraftaki halka da rahatsızlık veriyordu. Daha sonra, sınırların İngiliz jeofizikçiler tarafından petrol kaynakları temel alınarak çizildiği için, Türkiye'nin petrolün bittiği yerde başladığı iddia edildi. Atatürk bu ayrımı istemedi. İngiliz Dışişleri Bakanlığı Musul çevresinde petrol olduğunu inkâr etme girişimine kalkıştı. 23 Ocak 1923 tarihinde Lord Curzon petrolün varlığının varsayımdan öte olmadığını belirtti. Buna rağmen Armstrong'a göre, "İngiltere petrol istedi ve Musul ile Kürtler bunun anahtarıydı."

1924'te Türkiye'deki durumu gözlemlemek üzere, Milletler Cemiyeti Heyeti'nden üç müfettiş bölgeye gönderildiğinde; yeni bir hükümet kurmak ve Türkiye'nin Mezopotamya ile bağlantısını kesmek için 1924'te başlayıp 1927'ye kadar devam eden Şeyh Said İsyanı ortaya çıktı. İsyancılar ile İngiltere arasındaki ilişki soruşturuldu. İsyancılar isyan ile ya da beklenen sonuçlarıyla, tek başlarına başa çıkamayacaklarını fark ettikten sonra İngiliz yardımı talep edildi.

1925 yılında, Şeyh Said İsyanı henüz ilerliyorken, Milletler Cemiyeti meseleyi incelemek için üç kişilik bir heyet kurdu. Kısmen Kuzey sınırında (Günümüzde Kuzey Irak) devam eden belirsizlikler nedeniyle, heyet bölgenin Birleşik Krallığın İngiliz Mezopotamya Mandasını elinde tutması şartıyla Irak'a bağlanmasını önerdi. Mart 1925'in sonlarında, gerekli ordu hareketleri tamamlandı ve Şeyh Said İsyanının tüm alanı kuşatıldı. Bu manevraların sonucunda isyan bastırıldı. İngiltere, Irak ve Mustafa Kemal 5 Haziran 1926 tarihinde, çoğunlukla Milletler Cemiyeti Heyeti’nin kararlarını izleyen bir anlaşma imzaladılar. 1926'da Mustafa Kemal ilke ve inkılaplarına karşı yükselen muhalefet ile yüz yüze geldi; devam eden istikrarsız bir ekonomik durum ve Musul Sorununda bir yenilgi. Kürt nüfusunun büyük bir bölümü ve Irak Türkmenleri sınırın öbür tarafında bırakıldı. Şeyh Said İsyanı hem Cumhuriyet Halk Partisi'nin uygulamalarını hem de Atatürk'ün inkılaplarını hızlandırdı. 1925 yılında halkın çoğunluğu okur yazar değildi ve birbirinden farklıydı. Türkiye yıkılmış haldeydi, yeniden inşa etmesi zordu, her yerde yoksulluk vardı ve insanlar ayrılıkçı şiddeti besleyen acı içindeydi. Mustafa Kemal, isyanı nüfusun bir kesimine değil, kanunen suçlu bulunmuş ileri gelen kimselere isnat etti. Bu ileri gelenler toprak ağalarının, aşiret liderlerinin ve diğer gericilerin çıkarlarını saklamak için din maskesini kullandılar.

Rus SFSR / Sovyetler Birliği ile İlişkiler

Mustafa Kemal, 26 Nisan 1920 tarihinde Bolşevik lider ve Rus Sovyetler hükümetinin başkanı Vladimir Lenin'e gönderdiği mesajda, askeri operasyonlarını Bolşeviklerin "emperyalist hükümetlere karşı savaş" ilkesi ile koordine etme sözü verdi ve "ilk yardım" olarak orduları için cephanenin yanı sıra 5 milyon liralık altın talep etti. 1920 yılında, Lenin Hükümeti Türkiye'ye 6.000 tüfek, 5 milyondan fazla fişek, 17.600 mermi ve 200,6 kg altın külçesi tedarik etti; sonraki iki yıl ise gelen yardımın miktarı arttı.

Mart 1921'de Moskova’daki TBMM temsilcileri Sovyet Rusya Türkiye arasındaki önemli bir diplomatik atılım olan "Dostluk ve Kardeşlik" Anlaşması imzaladı. 1921 Ekim Ayında imzalanan benzeri Kars Anlaşması tarafından takip edilen Moskova Anlaşması daha sonra bağımsız bir devlet olan Ermeni Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti pahasına Türkiye'ye münasip bir kuzeydoğu sınırı verdi.

İki ülkenin ilişkileri dostçaydı, fakat ortak bir düşmana karşı savaşmalarına dayanıyordu: İngiltere ve Batı. 1920'de Mustafa Kemal ülkede algılanan komünist fikirlerin yayılmasını erkenden önlemek üzere devlet kontrollü bir Türk Komünist Partisi açmayı düşündü.

Mustafa Kemal, "Rusya ile dostluk demek onların komünist ideolojisini Türkiye'ye uyarlamak değildir. Komünizm sosyal bir meseledir. Sosyal koşullar, din ve ülkemizin ulusal gelenekleri Rus Komünizminin Türkiye'de uygulanamaz olduğunu doğrular." diyerek fikrini beyan etmiştir. 1 Kasım 1924 tarihinde bir konuşmasında: "Eski dostumuz Sovyet Rusya Cumhuriyeti ile dostane ilişkilerimiz her geçen gün gelişiyor ve ilerliyor. Geçmişte olduğu gibi Cumhuriyet Hükümetimiz dış politikalarımızın temel taşı olarak Sovyet Rusya'yla gerçek ve kapsamlı iyi ilişkilere önem veriyor." dedi.

16 Aralık 1925'te Türkler Cenevre'den heyetini çekip Milletler Cemiyeti'nin Musul bölgesini İngiltere'ye manda bölge olarak teslim etmesini kabul ettikten sonra Mustafa Kemal Milletler Cemiyeti'nin onayını almadan aynı yılın 17 Aralık tarihinde SSCB ile  saldırmazlık paktı imzalayarak karşılıkta bulundu. 1935 yılında saldırmazlık paktı 10 sene daha uzatıldı.

1933'te Sovyet Savaşı Bakanı Kliment Voroşilov Türkiye'yi ziyaret etti ve Cumhuriyet'in onuncu yıl kutlamalarına katıldı. Mustafa Kemal, Türkiye, Yunanistan, Romanya, Yugoslavya ve Bulgaristan'ı ekonomik olarak birleştiren bir Balkan Federasyonu planının gerçekleşmesi konusundaki tutumunu açıkladı.

1930'ların ikinci yarısında Mustafa Kemal, İngiltere ve diğer büyük batılı güçlerle daha yakın bir ilişki kurmaya çalıştı ve bu da Sovyetler Birliği'nin hoşnutsuz olmasına neden oldu. Büyük Sovyet Ansiklopedisinin (Cilt 20, 1953) ikinci baskısında Mustafa Kemal yönetiminin son yıllarındaki politikalarını açıkça eleştiriyordu: İç politikaları "Halk karşıtı" idi ve dış politikasında "emperyalist güçler" ile yakınlaşmayı amaçlıyordu.

Türk-Yunan ittifakı

Yunanistan'ın savaş sonrasındaki lideri olan Eleftherios Venizelos da iki ülke arasında olumlu ilişkiler kurmaya kararlıydı. Savaş Batı Anadolu'yu tahrip etti ve Yunanistan'dan göçen Osmanlı Müslüman mültecilerin mali yükü yakınlaşmaya engel teşkil etti. Venizelos, Lozan Antlaşması uyarınca donanma silahlanması ve Türkiye'deki Osmanlı Rumlarının mülkleri konularında çok fazla ödün verdiği suçlamalarına rağmen anlaşma için yol aldı. Mustafa Kemal tarihi düşmanlıkların baskısına veya toplumlar arasındaki vahşet tellallığına karşı çıktı. Türklerin Yunanlılara karşı olan düşmanlığına rağmen, Mustafa Kemal en küçük kinayelere bile şiddetli hassasiyet gösterdi; bir defasında "Ne kadar iğrenç bir sahne" diyerek bir Türk askerinin süngüsünü bir Yunan askerine sapladığı tabloyu kaldırtmıştı.

Sonuçta, birçok Yunanlı tarafından, Venizelos'un Türkiye ile uzlaşması Başbakanlığının son dönemlerindeki en büyük dış politika başarıları arasında görülüyor. Yunanistan Türkiye toprakları üzerindeki tüm taleplerini reddetti ve taraflar 30 Nisan 1930 tarihinde bir anlaşma imzaladı. 25 Ekim'de Venizelos Türkiye’yi ziyaret etti ve bir dostluk anlaşması imzaladı. Venizelos 1934 Nobel Barış Ödülü için Atatürk'ün ismini sundu. Başbakanlığının sona ermesinden sonra bile Türk-Yunan ilişkileri ılımlı kalmaya devam etti. Hatta Venizelos'un halefi Panagis Tsaldaris Eylül 1933'de Atatürk'ü ziyarete geldi ve Balkan Antantının bir basamağını oluşturan daha kapsamlı bir Dostluk Anlaşması imzaladı.

Yunanistan Başbakanı Ioannis Metaxas Atatürk ve Türk-Yunan ittifakı hakkında: "Türkiye’nin entelektüel kurucusu, kahraman askeri ve ünlü liderinin en yüksek saygısını kazanan Yunanistan. Cumhurbaşkanı Atatürk'ün ortak hedef ve barışçıl işbirliğine dayanan Türk-Yunan ittifakının gerçek kurucusu olduğunu asla unutmayacağız. Bu iki ulus arasında ayrılması düşünülemez olan dostluk bağlarını geliştirdi. Yunanistan, asil Türk ulusu için değişmez bir gelecek yolu belirleyen bu büyük adamın hatıralarını koruyacaktır." dedi.

Doğu komşuları

1919 yılından itibaren Afganistan, Amanullah Han yönetimindeki bir reform döneminin ortasındaydı. Afganistan Dışişleri Bakanı Mahmud Tarzi, Mustafa Kemal'in iç politika görüşünün takipçisi oldu. Amanullah Han'ı sosyal ve politik reformda teşvik etmesine karşın reformların güçlü bir hükümet temelinde oluşturulması yönünde çağrıda bulundu. İngiliz-Afgan ilişkileri, 1920'lerin sonlarında İngilizlerin bir Afgan-Sovyet dostluğunun korkusuyla bozuldu. 20 Mayıs 1928'de İngiliz-Afgan siyaseti, Amanullah Han ve İngiliz Kraliçesi Mustafa Kemal tarafından İstanbul'da konuk edildiği zaman olumlu bir yön kazandı. Bu toplantıyı 22 Mayıs 1928 tarihinde Türkiye-Afganistan Dostluğu ve İşbirliği Paktı takip etti. Mustafa Kemal Afganistan'ın uluslararası organizasyonlara katılımını destekledi. 1934'de Afganistan'ın Milletler Cemiyeti'ne katılmasıyla uluslararası camiadaki ilişkileri büyük bir ivme kazandı. 1937'de Kral Zahir Şah, Sadabat Paktınını imzaladı. Mahmud Tarzi 22 Kasım 1933 tarihinde İstanbul'da vefat etmesine kadar Mustafa Kemal'in kişisel desteği ile karşılaştı.

Mustafa Kemal ve Rıza Şah (Rıza Pehlevi) İngiliz emperyalizmi ve onun bölgedeki etkisi hakkında ortak görüşleri vardı ve bu durum Ankara ile Tahran arasında yavaş fakat sürekli bir yakınlaşma sağladı. Kurtuluş Savaşı sırasında her iki hükümet de birbirine diplomatik çalışma ve dostluk mesajları gönderdi. Ankara hükümetinin o dönemdeki politikası İran'ın bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü korumak için manevi destek vermekti. Halifeliğin kaldırılmasından sonra aralarındaki ilişkiler gerildi. İran'ın Şii din adamları Mustafa Kemal'in tutumunu kabul etmedi. İranlı dini güç merkezleri Atatürk'ün inkılaplarının ardındaki nedenin din adamlarının gücünü azaltmak olduğunu düşündü. 1930'ların ortasında Rıza Şah'ın çalışmaları İran çapında din adamlarını sinirlendirdi ve bu da din adamları ve hükümet arasındaki boşluğu genişletti. Mustafa Kemal Sovyetler veya İngiltere'nin çok uluslu/çok aşiretli toplum olduğu için İran'ı işgal etmesinden veya bölmesinden endişe duyuyordu. Mustafa Kemal gibi, Rıza Şah da İran'ın sınırlarını korumak istedi. Rıza Şah Atatürk'ü 1934'de ziyaret etti. 1935'de, daha sonradan Sadabat Paktı olacak bir taslak Cenevre'de maddelendirildi fakat İran ve Irak arasındaki sınır anlaşmazlığı yüzünden daha sonraya ertelendi. İran 1934 yılında hem Erzurum Anlaşması ve hem de İstanbul Protokolünün geçerliliğine itiraz etti. 

8 Temmuz 1937 tarihinde Tahran'da; Türkiye, Irak, İran ve Afganistan, Sadabat Paktı'nı imzaladılar. Taraflar ortak sınırları korumak, ortak çıkar içeren bütün konularda birlikte istişare etmeyi ve diğerlerinin topraklarına hiçbir saldırganlık göstermeyeceklerini taahhüt etti. Bu Pakt ile birlikte Afgan kralının daha güçlü bir Orta Doğu işbirliği çağrısı, Rıza Şah'ın İran'ı İngiliz ve Sovyet etkisinden kurtarması için Türkiye ile ilişkileri güçlendirme amacı ve Mustafa Kemal'in bölgenin güvenliğinin devamını amaçlayan dış politikasının amaçları birleşmiş oldu. Gecikmeden gelen sonucu Mussolini'yi bölgede maceraya çıkmasından vazgeçirmesi oldu. 

Türk Boğazları

24 Temmuz 1923'te imzalanan Lozan Antlaşması, Lozan Boğazlar Sözleşmesi'ni de içermektedir. Lozan Boğazlar Sözleşmesi, Çanakkale Boğazı'nın tüm ticari gemilere açık kalması gerektiğini belirtti: Barış zamanında yabancı askeri gemilerin zapt edilmesi belirli sınırlamalara tabi tutuldu ve tarafsız bir devlet olsa bile Türkiye, savaş sırasında herhangi bir askeri geçişi sınırlandıramazdı. Lozan Boğazlar Sözleşmesi, boğazın askersiz hale getirileceğini ve yönetiminin Boğaz Komisyonuna bırakılacağını belirtti. Silahsızlandırılmış bölge Türkiye'nin boğazlar üzerindeki egemenlik ve bağımsızlığını kısıtladı. Ortasından geçen denize hâkim olmadan İstanbul'u savunmak imkansızdı.

Mart 1936'da, Hitler'in Renenya'yı işgal etmesi, Mustafa Kemal'e Boğazlar üzerinde olan tam denetimini sürdürme fırsatı verdi. Boğazlar rejimini değiştirme hareketinin adımını atan dışişleri bakanı Tevfik Rüştü Aras "Avrupa'daki durum böyle bir hareket için son derece uygundur. Kesinlikle amacımıza ulaşacağız." dedi. Rüştü Aras, Başbakan İsmet İnönü'den ziyade Cumhurbaşkanı Atatürk tarafından yönlendirildiğini belirtti. İnönü; İngiltere, Fransa ve Boğazlar çevresindeki Balkan ülkeleri ile olan ilişkilerin bozulmasından endişe duyuyordu. Fakat dünya siyasetindeki değişikliklerden dolayı boğazlardan sınırsız askeri geçişin Türkiye'nin aleyhine olacağından dolayı taraflar konferansa katılmayı kabul etti. Mustafa Kemal Türkiye Dışişleri Bakanlığı'nın boğazların tam denetim yetkisini Türkiye'ye geçirecek bir çözüm bulmasını talep etti.

20 Temmuz 1936'da Montrö Boğazlar Sözleşmesi; Bulgaristan, İngiltere, Avustralya, Fransa, Japonya, Romanya, Sovyetler Birliği, Türkiye, Yugoslavya ve Yunanistan'ın katılımıyla imzalandı. Bu sözleşme Çanakkale Boğazı'ndan geçen ticari ve savaş gemilerini yöneten birincil unsur oldu. 31 Temmuz 1936'da TBMM tarafından onaylandı, 9 Kasım 1936'da yürürlüğe girdi ve bugün hala geçerlidir.

Balkan Paktı

1930'ların başına kadar Türkiye, ortak dostluk ve tarafsızlık anlaşmaları imzalayarak Batı ile çağdaş, tarafsız bir dış politika izledi. Bu ikili anlaşmalar Mustafa Kemal'in dünya görüşüyle uyumluydu. 1925 yılı sonunda, Türkiye Batı devletleriyle on beş ortak anlaşma imzaladı.

1930'ların başında, dünya politikasındaki değişiklikler ve gelişmeler, Türkiye'nin güvenliğini artırmak için çok taraflı anlaşmalar yapmasını gerektirdi. Mustafa Kemal, Balkan ülkeleri arasında eşitlik ilkesine dayanan yakın bir işbirliğinin Avrupa siyaseti üzerinde önemli bir etkisi olacağına kuvvetle inandı. Bu devletler yüzyıllar boyu Osmanlı İmparatorluğu tarafından yönetildi ve büyük bir güç oluşturdu. Balkan anlaşmasının kökenleri 1925 yılına kadar uzanmasına rağmen, Balkan Antantı 1930'ların ortasında ortaya çıktı. Balkan Yarımadası'nda ve Avrupa'daki, Türk-Yunan ittifakının gelişmesi ve Bulgaristan ile Yugoslavya arasındaki yakınlaşma gibi bazı gelişmeler asıl fikrin gerçekleşmesine yardımcı oldu. 1930'ların ortasında Türk dış politikasına yön veren en önemli unsur İtalya korkusuydu. Benito Mussolini amacını sıklıkla dile getiriyordu, Akdeniz'i Mare Nostrum (Latince'de "Bizim Deniz" anlamındadır.) yapmak. Türkler ve çeşitli Balkan ülkeleri İtalyan hırsından dolayı tehdit edilmiş hissetti.

Balkan Antantı, Mustafa Kemal tarafından Yunanistan, Romanya ve Yugoslavya ile müzakere edildi. Bu karşılıklı savunma anlaşması, tarafların toprak bütünlüğünü ve Bulgaristan ya da Arnavutluk gibi bir başka Balkan devletinin saldırısına karşı siyasi bağımsızlığını garanti altına almayı amaçladı. Bu, faşist İtalya'nın artan saldırgan dış politikası ve Bulgaristan'ın Nazi Almanyası’yla olası bir yakınlaşmasıyla karşılaştı. Mustafa Kemal Balkan Antantını Avrupa ülkeleri arasında bir denge aracı olarak düşündü. Özellikle Türkiye'nin batısında ve Balkan Avrupası'ndan Dobruca'ya kadar uzanan bir güvenlik ve müttefiklik bölgesi kurmak için istekliydi.

Balkan Antantı düzenli askeri ve diplomatik müzakereler sağladı. Belirli hiçbir askeri taahhüt içermemekle birlikte, Güneydoğu Avrupa'daki özgür dünya konumunun güçlendirilmesine yönelik önemli bir adım olarak görüldü. Anlaşmanın önemi, Atatürk'ün Yunan Başbakanı Ioannis Metaxas'a gönderdiği mesajda en iyi şekilde anlaşılıyor:

"Balkan Antantındaki müttefiklerin sınırları tek bir sınırdır. Bu sınıra göz dikenler güneşin yakıcı ışınlarıyla karşılaşacaklar. Bundan kaçınmalarını öneririm. Sınırlarımızı savunan kuvvetler tek ve ayrılmaz bir güçtür."

TBMM tarafından 28 Şubat tarihinde imzalandı. Yunan ve Yugoslav Meclisleri de birkaç gün sonra tasdik ettiler. Oy birliğiyle kabul edilmiş olan Balkan Antantı 18 Mayıs 1935 tarihinde bir gerçek haline geldi ve 1940 yılına kadar sürdü.

Balkan Antantı, Atatürk'ün kontrolünün ötesinde olan sebeplerden ötürü etkisiz oldu. Balkan Paktı'yla önlemek istediği şey, İtalya'nın 7 Nisan 1939'da Arnavutluk'u istila etmesiyle sonuçlanan bir dizi uluslararası olay sonrasında, Bulgaristan'ın Dobruca meselesini gündeme getirme girişiminde bulunmasıyla gerçekleşti. Bu çatışmalar hızla yaygınlaştı ve II. Dünya Savaşı'na neden oldu. Atatürk'ün Güneydoğu Avrupa'yı koruma amacı, paktın dağılmasıyla başarısızlığa uğradı. Savaştan sonra bozulmamış halde kalan tek devlet Atatürk'ün Türkiye Cumhuriyeti devletiydi.

Hatay meselesi

Türkiye Başbakanı İsmet İnönü, dış politika konularında çok bilgili idi. 1930'lu yılların ikinci yarısında Atatürk İngiltere ile daha yakın bir ilişki kurmaya çalıştı. Bu politika değişikliğinin riskleri, iki yöneticiyi anlaşmazlık haline getirdi. Hatay konusu ve Nyon Antlaşması, Atatürk ile İnönü arasındaki ilişkilerin gerilmesinde önemli bir rol oynayan dış politikadaki iki önemli gelişmeydi.

1936'da Atatürk, Milletler Cemiyeti'nde Hatay Meselesi'nin konusunu açtı. Hatay, İskenderun Sancağı olarak adlandırılan Osmanlı İmparatorluğu'nun eski bir idari birimi üzerine kuruludur. Milletler Cemiyeti huzurunda; Fransa, İngiltere, Hollanda, Belçika ve Türkiye temsilcileri, Hatay'ı Suriye'de özerk bir devlet haline getiren bir anayasa hazırladılar. Etnik gruplar arası şiddete rağmen, 1938 ortasında yerel yasama meclisi tarafından seçim yapıldı. Antakya ve İskenderun şehirleri 1939'da Türkiye'ye katıldı.

Atatürk'ün ekonomik politikaları

Mustafa Kemal, küçük ve büyük ölçekli işletmeleri geliştirmek için ekonomik politikalar başlattı, aynı zamanda Osmanlı İmparatorluğu döneminde neredeyse var olmayan toplumsal katmanlar (Anadolu'nun köylü sınıfı ile birlikte sanayi burjuvazisi) oluşturmaya çalıştı. Dönemin siyasetinde karşılaştığı birincil sorun, bu tür sosyal ve ekonomik değişimleri yönlendiren siyasi kurumların ve sosyal sınıfların gelişmesindeki gecikmeydi. Mustafa Kemal'in başlangıçtaki Türk ekonomisi politikasıyla ilgili görüşü, Lozan Antlaşması'nın imzalanmasından önce yapılan 1923 İzmir İktisat Kongresi sırasında görülüyordu. Mustafa Kemal'in ekonomi politikalarının ilk tercihleri döneminin gerçeklerini yansıtıyordu. Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra, özel sektör fabrikaları açıp endüstriyel üretimi geliştirecek olası yatırımcıların azlığı nedeniyle Mustafa Kemal; tarım, makine ve tekstil sanayilerinde devlete ait birçok fabrika kurdu.

Devlet müdahalesi, 1923-1929

Mustafa Kemal ve İsmet İnönü'nün devlet kontrollü ekonomik politikalar izlemesi ulusal görüşleri tarafından yönlendirildi. Amaçları; ülkeyi bir araya getirmek, ekonomideki dış denetimi ortadan kaldırmak ve Türkiye'deki haberleşmeyi geliştirmekti. Kaynaklar, ülke genelinde daha dengeli bir kalkınma oluşturmak için, uluslararası yabancı şirketlerin bulunduğu bir ticaret limanı olan İstanbul üzerinden aktarılıp, diğer az gelişmiş şehirlerin yararına kullanılıyordu.

Mustafa Kemal'in destekçilerine göre, tütün ekonomik bağımsızlık arayışı içinde olan politikasına bağlı kaldı. Tütün, önemli bir sanayi ürünü iken, yetiştiriciliği ve üretimi, Osmanlı İmparatorluğunun kapitülasyonları altında Fransız tekellerindeydi. Tütün ve sigara ticareti iki Fransız şirketi tarafından kontrol ediliyordu: Regie Company ve Narquileh Tobacco. Osmanlı İmparatorluğu tütün tekelini "Düyun-u Umumiye İdaresi" altında bir limited şirketi olan Osmanlı Bankası'na bıraktı. Regie, Düyun-u Umumiye İdaresi'nin bir parçası olarak tütün üretimi, depolanması, dağıtımı (ihracatı da dahil) ve tartışmasız fiyat kontrolü üzerinde denetimi vardı. Türk çiftçileri geçim sıkıntısı nedeniyle şirkete bağımlıydı. 1925'te, bu şirket devlet tarafından devralındı ​​ve "Tekel" olarak adlandırıldı. Tütünün denetiminin alınması Kemalist siyaset düzeninin petrol üretmeyen bir ülke için ekonominin millileştirilmesi yönünde aldığı en büyük başarıydı. Bu başarıya, 1930'larda zirve yapan pamuk endüstrisinin gelişmesi eşlik etti. O dönemde pamuk, Türkiye'deki en büyük ikinci sanayi ürünüydü.

1924 yılında Mustafa Kemal'in girişimi ile ilk Türk bankası olan İş Bankası kuruldu. Mustafa Kemal İş Bankası'nın ilk üyesi oldu. Bankanın oluşumu, tamamen ulusal bir kuruma olan ihtiyacın artmasına ve teşvik tedbirleri politikaları sonucunda birikmiş fonları yöneten ve gerektiğinde endüstriyel hızı tetikleyecek kaynakları genişletebilen, ekonomik faaliyetleri destekleyen bankacılık sisteminin doğuşuna bir yanıt oldu.

1927'de, Devlet Demiryolları kuruldu. Mustafa Kemal, ulusal demir yolu ağının gelişmesini sanayileşmede önemli bir adım olarak gördüğünden, demir yollarına yüksek öncelik verilmiştir. Bu kurum çok kısa bir sürede geniş çaplı bir demir yolu ağı geliştirdi. Mustafa Kemal, 1927'de yol inşaatı hedeflerinin kalkınma planlarına dâhil edilmesini emretti. Bundan önce, Osmanlı'dan kalan yol ağı, 13.885 km'lik harap olmuş yollar, 4.450 km'lik berkitme yol ve 94 köprüden oluşuyordu. 1935 yılında, "Şose ve Köprüler Reisliği" adıyla, II. Dünya Savaşı'ndan sonra yeni yolların geliştirilmesini sağlayacak yeni bir işletme kuruldu. Bununla birlikte, 1937 yılında Türkiye'deki 22.000 km'lik yol, demir yollarının güçlenmesini sağladı.

Mustafa Kemal'i lider olarak gören ulusal grup, cumhuriyetin ilk on yılında birçok proje geliştirdi. Bununla birlikte, Türkiye ekonomisi hala büyük ölçüde ilkel araçlar ve yöntemlerle yapılan tarımsal üretime dayanıyordu; yollar ve ulaşım tesisleri yetersiz kaldı ve ekonominin yönetimi verimsizdi. Büyük Buhran, bu tabloya birçok değişiklik getirdi.

Büyük Buhran, 1929-1931

Genç cumhuriyet, dünyanın geri kalanı gibi, Büyük Buhran döneminde derin bir ekonomik kriz ortamına girdi. Mustafa Kemal, ekonomik entegrasyon politikalarına doğru yol alarak ve döviz kurlarını kontrol etmesi için bir merkez bankası kurarak bu döneme ait koşullara karşılık verdi. Bununla birlikte, Türkiye önemli ithalatlara para sağlayamadı; para birimi dışlandı ve gelir yetkilileri, vergilerini ödeyemeyen köylülerin mallarına el koydu.

1929'da Mustafa Kemal, Osmanlı'nın Düyûn-ı Umûmiye İdaresi'ndeki borcunun yeniden yapılandırmasına yönelik bir anlaşma imzaladı. Osmanlı'nın borcunda kusur bulmadı. Mustafa Kemal'in, Büyük Buhran'ın getirdiği ekonomik çalkantıların yanı sıra Osmanlı Düyûn-ı Umûmiye borçları olarak bilinen yüksek borçların ödenmesiyle de uğraşması gerekliydi. 1930'ların başına kadar, Türk özel sektörü döviz kredisi alamadı. Bu soruna bir çözüm bulmadan Türk ekonomisini entegre etmek imkansızdı. Bu yeni Cumhuriyetin güvenilirliğini artırdı.

1931'de Mustafa Kemal'in Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası kurma amacı gerçekleşti. Bankanın birincil amacı döviz kurunu kontrol etmekti ve Osmanlı Bankası'nın merkez bankası olarak ilk yıllarında oynadığı rol kademeli olarak kaldırıldı. Daha sonra Sümerbank (1932) ve Etibank (1935) gibi uzmanlaşmış bankalar kuruldu.

Siyasi ekonomi açısından Mustafa Kemal, tüm ülkelerin karşılaştığı aynı problemlerle yüzleşmek zorunda kaldı: Siyasi karışıklık. Farklı bir ekonomik perspektifle yeni bir parti kurulması gerekiyordu; Ali Fethi Okyar'dan talimatını yerine getirmesini istedi. Serbest Cumhuriyet Fırkası (Ağustos 1930) liberal bir programla çıktı ve devlet tekellerinin sona ermesi, yabancı sermayenin cezbedilmesi ve devlet yatırımının kısıtlanması gerektiğini önerdi. Mustafa Kemal, İnönü'nün bakış açısını destekledi: "Esas gelişme için yabancı sermayeyi kendine çekmek imkânsız." 1931'de "Ekonomik alanda parti programı devletçiliktir" dedi. Bununla birlikte, özgür cumhuriyetçilerin etkisi kuvvetle hissedildi ve devlet müdahalesi, daha çok devlet kapitalizmine benzeyen daha ılımlı bir hale geldi. Radikal solcu destekçilerinden birisi, Kadro Hareketinden Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Mustafa Kemal'in kapitalizm ve sosyalizm arasında üçüncü bir yol bulduğunu iddia etti.

Serbestleşme ve planlı büyüme, 1931-1939

Birinci (1929-1933) ve ikinci beş yıllık ekonomik kalkınma planları Mustafa Kemal'in gözetiminde gerçekleştirildi. Birinci beş yıllık ekonomik kalkınma planı tüketim ikame endüstrilerini teşvik etti. Bununla birlikte, bu ekonomik planlar Kemal'in ölümü ve II. Dünya Savaşı'nın yükselişi ile birlikte büyük değişiklik gösterdi. Sonraki hükümetler, Türkiye'nin ekonomik üretkenliğine çeşitli şekillerde zarar veren tedbirler aldı. 1930'larda elde edilen başarıların nedeni olarak, Mustafa Kemal ve ekibinin 1920'lerin başında ulusal politikalara dayanan ekonomik sistemi uygulanmaya başlaması olduğuna inanıldı.

1931'de Mustafa Kemal, MMV-1 adlı ilk ulusal uçağın gelişimini takip etti. Havacılığın önemli rolünü fark etti. Mustafa Kemal'e göre, "İstikbal göklerdedir!". Türk Hava Kurumu, 16 Şubat 1925 tarihinde onun emriyle kuruldu. Tayyare Piyangosunun kurulmasını emretti. Geleneksel çekiliş ödülleri yerine, bu yeni piyango para ödülleri verdi. Piyango gelirinin büyük kısmı yeni bir fabrika kurmak ve havacılık projelerini finanse etmek için kullanıldı. Mustafa Kemal, o fabrikada inşa edilen ilk Türk askeri uçağının uçuşunu görecek kadar yaşayamadı. Vefatından hemen sonra ve II. Dünya Savaşı'nın başlamasından önce Amerikan Curtiss Hawk avcı uçakları üretiliyordu.

1932'de liberal ekonomist Celal Bayar, Mustafa Kemal'in talebi üzerine Ekonomi Bakanı oldu ve 1937 yılına kadar görev yaptı. Bu dönemde, ülke ilk özel girişimleri ile karışık bir ekonomiye geçti. Tekstil, şeker, kağıt ve çelik fabrikaları (İngiltere'den bir kredi ile finanse edildi) dönemin özel sektörleri idi. Devlet elindeki santrallerin yanı sıra bankalar ve sigorta şirketleri kuruldu.

1935 yılında ilk Türk pamuk baskı olan "Nazilli Basma Fabrikası" açıldı. Sanayileşme sürecinin bir parçası olarak, gelecekte kurulacak fabrikalara ham madde sağlaması için pamuk dikimi teşvik edildi. Nazilli, pamuk fabrikalarının kurulmasıyla başlayan büyük bir merkez haline geldi ve onu 1935'te açılan basma fabrikası izledi.

1936'da Nuri Demirağ, İstanbul'un Beşiktaş ilçesinde ilk Türk uçak fabrikasını kurdu. Bu fabrikada ilk Türk uçakları olan Nu D.36 ve Nu D.38 üretildi.

25 Ekim 1937'de Mustafa Kemal, Celal Bayar'ı 9. hükümetin başbakanı olarak atadı. Entegre ekonomi politikaları, İngiltere ve Fransa ile imzalanan 1939 Antlaşması'nın imzalanmasıyla zirveye ulaştı. Bu, Türk tarihinde bir dönüm noktasına işaret etti. Bu durum, Batı ile ittifakın ilk adımıydı. Mustafa Kemal'in ölümüne kadar Celal Bayar başbakanlık yaptı. İnönü (devletçi) ve Celal Bayar (liberal) arasındaki görüş farklılıkları 1938'de İnönü'nün başkanlığına getirilmesinin ardından ön plana çıktı. 25 Ocak 1939'da Başbakan Bayar istifa etti.

Mustafa Kemal, otomobil sanayisinin kurulmasını destekledi. Bunun bölgede bir merkez olmasını istedi. Türkiye Şoförler ve Otomobilciler Federasyonu sloganı : "Türk şoförü en asil duygunun insanıdır."

1935'te Türkiye, Atatürk'ün ortaya koyduğu Batı Avrupa modelinde bir sanayi toplumu haline geliyordu. Vefatı sırasında, Türkiye'nin birçok bölgesinde canlı mikro-ekonomik istikrar ve biraz makroekonomik istikrar vardı. Sağlam ekonomik politikaların bu işaretleri, yerel bankaların ilk ortaya çıkışı ile belirginleşti. Ancak Mustafa Kemal'in hedefleri ile ülkenin sosyo-politik yapısının başarıları arasındaki boşluk kapanmadı.

Atatürk'ün özel hayatı

Mustafa Kemal'in adı dört kadınla ilişkilendirildi: Eleni Karinte, Fikriye Hanım, Dimitrina Kovaçeva ve Latife Uşaklıgil. Mustafa Kemal'in Makedonya'nın Bitola kentinde öğrenci olduğu sırada kendisine aşık olan Eleni ile olan ilişkisi hakkında pek bilgi yok; ancak bu ilişki Aleksandar Popovski'nin filmini çektiği Makedon yazar Dejan Dukovski'nin oyununa ilham kaynağı oldu. Fikriye, kan bağı olmasa da, Mustafa Kemal'in kuzeniydi (üvey babası Ragıp Bey'in kız kardeşinin kızı). Fikriye Mustafa Kemal'e tutkuyla bağlı olarak büyüdü; Mustafa Kemal'in duygularının ne derecede olduğu belirsiz, fakat Fikriye Mısırlı eşinden ayrıldıktan sonra İstanbul'a dönünce çok yakın oldukları kesindir. Fikriye, Kurtuluş Savaşı esnasında Mustafa Kemal'in asistanı olarak Çankaya'da yaşadı. Fakat Türk ordusu 1922 yılında İzmir'e girdikten sonra Mustafa Kemal nakliyat patronu Muammer Uşakizade'nin (Uşaklı) evinde kalırken kızı Latife ile tanıştı. Latife Mustafa Kemal'e aşık oldu; yine de bunun ne ölçüde karşılık bulduğu bilinmiyordu, Mustafa Kemal kesinlikle Latife'nin zekasından etkilenmişti: Sorbonne Üniversitesi'nden mezundu ve savaş patlak verdiğinde Londra'da İngilizce okuyordu. 29 Ocak 1923 tarihinde Mustafa Kemal ve Latife evlendi. Latife Fikriye'yi kıskanıyordu ve Çankaya'daki evden gitmesini istedi; Fikriye harap olmuş bir şekilde bir arabayla evden ayrıldı. Resmi kayıtlara göre Fikriye, Mustafa Kemal'in hediye olarak verdiği bir silah ile kendini vurdu; fakat öldürüldüğüne dair söylentiler çıktı. Mustafa Kemal, Fikriye ve Latife arasındaki aşk üçgeni Mustafa Kemal'in yakın arkadaşı olan Salih Bozok'un notlarının konusu oldu fakat 2005 yılına kadar yayınlamadı. Latife eşinin yanında, Batı kıyafetleriyle toplum içinde gözükerek tam olarak yeni Türk kadınının yüzünü canlandırdı. Buna rağmen evlilikleri mutlu değildi; sık sık olan tartışmalar sonucunda 5 Ağustos 1925 tarihinde boşandılar.

Atatürk, yaşamı boyunca on üç çocuğu evlat edindi: bir oğlan ve on iki kız. Bunlardan en ünlüsü, Türkiye'nin ilk kadın pilotlarından biri ve dünyanın ilk kadın savaş pilotu olan Sabiha Gökçen'dir. 

Atatürk'ün hastalığı ve ölümü

1937'de Atatürk'ün sağlığının kötüleştiği yönünde işaretler ortaya çıkmaya başladı. 1938 yılının başında bir Yalova gezisine giderken ciddi bir hastalık geçirdi. Tedavi için İstanbul'a gitti ve siroz teşhisi konuldu. İstanbul'da kaldığı süre boyunca, bir süre günlük yaşam tarzına ayak uydurmaya gayret gösterdi. Son günlerini geçirdiği Dolmabahçe Sarayı'nda 10 Kasım 1938'de 57 yaşında öldü. Vefat ettiği yatak odasındaki saat hala vefat saati olan 9.05'e ayarlıdır.

Atatürk'ün cenaze töreni Türkiye'de hem üzüntü hem de gurur kaynağı oldu, 17 ülke özel temsilcilerini gönderdi; aynı zamanda dokuz ülke de korteje silahlı müfrezeyle katkıda bulundu. Mustafa Kemal'in cenazesi başlangıçta Ankara Etnografya Müzesinde bekledi ve 15 yıl sonra 10 Kasım 1953 tarihinde Ankara'yı yukarıdan gören 42 tonluk bir lahit olan Anıtkabir'e taşındı. 

Atatürk vasiyetinde, mallarının yıllık faizinin kız kardeşi Makbule'ye ve evlatlık çocuklarına bakması ve İsmet İnönü'nün çocukların yükseköğrenimine destek sağlanması koşuluyla, tüm servetini Cumhuriyet Halk Partisi'ne bağışlamıştır. Bu yıllık faizin geriye kalanı Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu'na bağışlanmıştır.

Atatürk'ten kalanlar

Türkiye

Mustafa Kemal Atatürk Türkiye'de, İstanbul Atatürk Uluslararası Havalimanı, Haliç Atatürk Köprüsü, Atatürk Barajı, Atatürk Stadyumu gibi birçok anıt ile anılıyor. Türk Hükümeti tarafından bütün illere Atatürk heykelleri inşa edilmiştir ve çoğu ilin kendine ait bir anıtı vardır. Yüzü ve ismi Türkiye'de her yerde görülebilir ve duyulabilir; portresi bütün kamu binalarında, okullarda ve sınıflarda, bütün okul kitaplarında, bütün Türk lirası banknotlarında ve birçok Türk ailenin evinde görülebilir. 10 Kasım saat 09.05'de, vefatının tam saatinde, ülkedeki çoğu araç ve insan bir dakikalığına saygı duruşuna geçerler. 

1951 yılında Başbakan Adnan Menderes'in liderliğindeki Demokrat Parti tarafından (Atatürk'ün partisi olan Cumhuriyet Halk Partisi'ne karşı muhafazakâr bir muhalefet olarak görülmesine rağmen) Atatürk'ün hatıralarına hakareti veya onu temsil eden nesnelerin tahrip edilmesini yasaklayan kanun (5816) yürürlüğe sokuldu. Eleştiri ve hakaret arasındaki sınır siyasi bir argüman olarak tanımlandı ve 5. Maddede kanunu yürütmesi için Cumhuriyet Savcısı yerine Adalet Bakanı atandı. Bu kanunun ihlalinin ihbar edilmesi için resmi bir internet sitesi açıldı.

2007'de YouTube, Geocities ve birkaç blog sitesi bu yasanın ihlali nedeniyle bir Türk mahkemesi tarafından engellendi. Ülkedeki YouTube yasağı, Atatürk hakkındaki dört videoya karşı 30 ay sürdü. Bu videolar; Belçika'da basılmış olup şuan Türkiye'de yasak olan bir kitaptan alıntı yaparak Atatürk'ün bir mason ve eşcinsel olduğunu iddia ediyordu. 2010 Ekim ayının son haftasında, Türkiye İnternet Geliştirme Kurulu'nun isteği üzerine bir Alman şirket videoları kaldırmak için YouTube otomatik telif hakkı uygulama mekanizmasından faydalandı. Videoların kaldırılmasından kısa bir süre sonra 30 Ekim tarihinde mahkeme yasağı kaldırdı. Fakat birkaç gün sonra Google videoların telif hakkı ihlal etmediği kararına vardı ve YouTube'a geri yükledi.

Fransa merkezli Sivil toplum örgütü olan Sınır Tanımayan Gazeteciler, mevcut Avrupa Birliği medyadaki ifade özgürlüğü standartlarına aykırı olduğu gerekçesiyle Kemal Atatürk'ün hatıralarını koruma kanununa karşı çıktı.

Dünya çapında

Atatürk'ün doğumunun 100. yılı olan 1981 yılında, 1981 yılını Atatürk yılı olarak ilan eden ve Atatürk Yılı Kararı'nı yürürlüğe sokan UNO ve UNESCO tarafından Atatürk’ün hatıraları anıldı. Yeni Zelanda, Wellington'daki Atatürk Anıtı (Ayrıca Çanakkale Savaşı'nda ölen ANZAK askerleri için de bir anıttır), Avustralya, Canberra'daki Anzak Geçiti'nde bulunan Atatürk Anıtı; İsrail'deki Atatürk Ormanı ve İtalya, Roma'daki Atatürk Meydanı sadece bir kaç örnektir. Hindistan, Yeni Delhi'deki Kemal Atatürk Marg Caddesi; Bangladeş, Dakka'daki Kemal Atatürk Bulvarı; Pakistan, İslamabad'ın tam ortasındaki Atatürk Bulvarı; Pakistan'ın Sind eyaletinin, Atatürk'ün 1923 yılında ziyaret ettiği, güneydeki şehri Larkana'daki Atatürk Yolu; Dominik Cumhuriyeti, Santa Domingo şehrinin Naco mahallesindeki Mustafa Kemal Atatürk sokağı; Hollanda, Amsterdam'ın Kuzey Amsterdam kentindeki Atatürk anıtı ve sokağı gibi bir çok ülkede Atatürk'ün ismini alan yollar mevcuttur. Batı Avustralya'nın Albany şehrinde bulunan Princess Royal Limanı'nın girişi Atatürk Kanalı olarak bilinir. Kuzey Kıbrıs'ta Atatürk'ün adını taşıyan birçok heykel ve sokak bulunur.

Radikal laik inkılaplarına rağmen, Atatürk Müslüman dünyasında sevilen bir kişi oldu. Mustafa Kemal, Hristiyan güçler tarafından saldırıya uğradığı zaman yeni, tamamen bağımsız bir Müslüman ülkenin kurucusu olması ve Batı emperyalizmine karşı verdiği mücadele ile hatırlanır. Ölümünden sonra, Tüm Hindistan Müslüman Birliği onu "İslam dünyasında gerçekten harika bir kişilik, büyük bir general ve büyük bir devlet adamı" olarak ilan etti ve hatırasının "dünyanın dört bir yanındaki Müslümanların cesaret, azim ve mertliğini uyandıracağını" bildirdi.

Atatürk'ün aldığı ödüller

Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye Cumhuriyeti

Osmanlı İmparatorluğu: Beşinci Sınıf Mecidiye Nişanı, II. Abdulhamid  (25 Aralık 1906)

Osmanlı İmparatorluğu: V. Mehmet tarafından verilen Gümüş İmtiyaz Madalyası (30 Nisan 1915).

Osmanlı İmparatorluğu: V. Mehmet tarafından verilen Gümüş Liyakat Madalyası (1Eylül 1915).

Osmanlı İmparatorluğu: Altın Liyakat Madalyası V. Mehmed  tarafından verildi (17 Ocak 1916).

Osmanlı İmparatorluğu: İkinci Sınıf Osmaniye Nişanı, V. Mehmed (1Şubat 1916).

Osmanlı İmparatorluğu: V. Mehmed tarafından verilen İkinci Sınıf Mecidiye Nişanı (12 Aralık 1916).

Osmanlı İmparatorluğu: V. Mehmed tarafından verilen Altın İmtiyaz Madalyası (23 Eylül 1917).

Osmanlı İmparatorluğu: V. Mehmed tarafından verilen Birinci Sınıf Mecidiye Nişanı (16 Aralık 1917).

Osmanlı İmparatorluğu: Harp Madalyası, VI. Mehmed  tarafından verildi (11 Mayıs 1918).

Türkiye: TBMM tarafından verilen İstiklâl Madalyası (21Kasım 1923).

Türkiye: Türk Hava Kurumu tarafından verilen Murassa Nişanı (20 Mayıs 1925).

Atatürk'ün yurt dışından aldığı ödüller

Üçüncü Fransız Cumhuriyeti: Légion d'honneur Madalyası (1914).

Bulgaristan Krallığı: I. Ferdinand tarafından verilen Aziz Aleksander Nişanı (1915).

Alman İmparatorluğu: II. Wilhelm tarafından verilen Demir Haç Madalyası (1915).

Avusturya-Macaristan: I. Franz Joseph tarafından verilen Askeri Liyakat Madalyası (1916).

Avusturya-Macaristan: I. Franz Joseph tarafından verilen 3. Sınıf Askeri Liyakat Haçı (27 Temmuz 1916).

Alman İmparatorluğu: II. Wilhelm tarafından 1. Sınıf Demir Haç Madalyası (1917).

Alman İmparatorluğu: II. Wilhelm tarafından verilen  2. Sınıf Demir Haç Madalyası (9 Eylül 1917).

Avusturya-Macaristan: I. Charles tarafından verilen 2. Sınıf Askeri Liyakat Madalyası.

Prusya Krallığı: I. Wilhelm tarafından verilen Prusya Taç Nişanı (1918).

Afganistan Krallığı: Amānullāh Khān'ın verdiği Aliyülala Nişanı (27 Mart 1923).