26 May 2018, Saturday
Tercüme Editörü
Wikiyours makaleleri İngilizce makalelerin Türkçe'ye çevrilmiş halleridir. İngilizce bilen herkes makale sahibi olabilir ve yaptığı çeviri miktarınca para kazanır.
Çeviri Yapmak İçin Makale Seçiniz
Makale yazmak için
bir kategori seçin
Düzeltme Öner

Cinsiyet

İçindekiler
  1. Cinsiyet nedir?
  2. Cinsiyet teriminin kökeni ve kullanımı
  3. Cinsiyet kimliği ve cinsiyet rolleri
  4. Biyolojik faktörler ve görüşler
  5. Cinsiyet Çalışmaları
  6. Genel Çalışmalar
  7. Hukuki durum
  8. Cinsiyet ve toplum

Cinsiyet nedir?

Cinsiyet, erkeklik ile kadınlık arasındaki özelliklerin çeşitliliğidir. Şartlara bağlı olarak, bu özellikler arasında biyolojik olarak cinsi (yani erkek olma, kadın olma veya cinsiyet tayinini zorlaştıracak şekilde intersex çeşitlemesi), cinsiyete dayalı sosyal yapıları (cinsiyet rolleri ve diğer sosyal roller dahil) veya cinsiyet kimliğini içerebilir. Bazı kültürlerin, Pakistan ve Hindistan’ın hijra (chhaka; üçüncü cins olarak kabul edilen kişiye verilen isimdir) gibi erkeklerden ve kadınlardan ayrı düşünülebilecek belirli cinsiyet rolleri vardır.

Seksolog John Money, 1955 yılında biyolojik olarak cins ile cinsiyet arasındaki terminolojik farkı, bir rol olarak tanıttı. Çalışmalarından önce, cinsiyete dayalı sözcükleri, dilbilgisi kategorilerinden başka herhangi bir şeyle ifade etmek için nadiren kullanılıyordu. Bununla birlikte, John Money'in cinsiyet sözcüğünün anlamı, feminist teorinin biyolojik cins ile cinsiyet oluşumu arasındaki ayrım kavramını benimsemiş olan 1970'li yıllara kadar yaygınlaşmadı. Günümüzde bu ayrım, bazı durumlarda, özellikle de Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından yazılan sosyal bilim ve belgelerde sıkı sıkıya takip edilmektedir.

Sosyal Bilimlerin bazı alanları da dahil olmak üzere diğer durumlarda, cinsiyet, cins sözcüğünün anlamını kapsar veya yerine geçer. Örneğin, insan dışındaki hayvan araştırmalarında cinsiyet, hayvanların biyolojik cinsine atıfta bulunur. Cinsiyet sözcüğünün anlamındaki bu değişim, 1980' li yıllara kadar izlenmiştir. 1993 yılında ABD Gıda ve İlaç İdaresi (FDA), cinsiyet yerine cins kelimesi kullanmaya başladı. Daha sonra 2011 yılında FDA, pozisyonunu değiştirdi. Cins kelimesini biyolojik sınıflandırma ve cinsiyet olarak "erkek veya kadın olarak bir insanın kendi temsilciliği olarak veya bu kişinin bireyin cinsiyet sunumuna dayalı sosyal kurumlar tarafından nasıl tepki aldığı" şeklinde kullanmaya başladı.

Sosyal bilimlerin cinsiyet çalışmalarına ayrılmış bir dalı vardır. Seksoloji ve sinirbilimi gibi diğer bilimler de bu konuyla ilgilenmektedir. Sosyal bilimlerin bazen cinsiyete toplumsal bir yapı olarak yaklaşmasıyla birlikte, toplumsal cinsiyet çalışmaları özellikle de doğal bilimlerde yapılan araştırmalar, erkeklerde ve kadınlarda biyolojik farklılıkların insanlarda cinsiyet gelişimini etkileyip etkilemediğini araştırır. Her ikisi de biyolojik farklılıkların cinsiyet kimliğinin oluşumuna ne kadar uzak olduğunu tartışmaktadır. İngiliz edebiyatında, biyolojik olarak cins, psikolojik cinsiyet ve toplumsal cinsiyet rolü arasında da üç nokta vardır. Bu tanım ilk olarak 1978 yılında transseksüalizm üzerine feminist bir bildiride ortaya çıkmıştır.

Cinsiyet teriminin kökeni ve kullanımı

Modern İngilizcede cinsiyet kelimesi, başka dilden alınmış bir sözcük olup, İngiliz-Normandiya Fransız Lehçesinde ve Orta Fransızca’da gendre kelimesinden alınmış ve Orta İngilizcede cinsiyet kelimesinden (ayrıca gendere, gendir gendyr, gendre) gelir. Buna karşılık cinsiyet kelimesi Latince olup ve her iki kelime de "çeşit", "tür" veya "sınıflandırma" anlamına gelmektedir. Sonuçta, akraba, tür, kral ve diğer birçok İngilizce kelime, kaynak olarak ve yaygın bir şekilde onaylanmış bir Proto-Indo-European (PIE) kök geninden türemişlerdir. Modern Fransızca'da cinsiyet kelimesi , tür kelimesi (tip, tür, ayrıca cinsel tür) anlamına gelmektedir. Yunan dil köküne bağlı; gen, yaratılış ve oksijen kelimelerinin içinde görünen gen kelimesi ile (üretmek için) ilişkilidir. Oxford İngilizce Sözlüğünün ilk baskısı (OED1, Cilt 4, 1900) orijinal anlamı not eder. Çünkü, cinsiyet kelimesi "tür" olarak zaten geçersiz hale gelmiştir. 

Bununla birlikte, gramer cinsiyet kelimesi spesifik anlamda (erkeksi, kadınsı ve nötr gibi kategorilere atanması) halen yaygın olarak kabul edilmektedir. Aristo'ya göre, bu kavram Yunan filozofu Protagoras tarafından tanıtılmıştır.

Henry Watson Fowler, 1926 yılında, kelimenin tanımının dilbilgisi ile ilgili anlamlara ait olduğunu belirtti:

"Cinsiyet... sadece bir gramer terimidir. Erkek ya da dişi cinsiyetin anlamı olan erkeksi ya da kadınsı insanların konuşması, ya bir şaka ya da bir gaftır."

Bununla birlikte, erkeklik ve dişilik türlerini ifade etmek için cinsiyet kullanımına ait örnekler, Modern İngiliz tarihi boyunca (14. yüzyıldan itibaren) görülmüştür.

Erkeklerin ve kadınların toplumsal rolleri bağlamında modern akademik anlayış, en erken 1945 yılına dayanmaktadır ve 1970'li yıllardan bu yana feminist hareket tarafından yaygınlaştırılmış ve geliştirilmiştir (bkz. Feminizm teorisi ve cinsiyet çalışmaları). Teori, insan doğası esas olarak episeldir (erkek ve dişi hali aynı olan) ve cinsiyete dayalı toplumsal ayrımlar keyfi olarak inşa ediliyor olmasındandı. Toplumsal yapının bu teorik süreci ile ilgili konular, toplumsal cinsiyet meseleleri olarak etiketlendi.

Cinsiyet kelimesinin popüler kullanımı basitçe, sexe alternatif olarak (biyolojik kategori olarak) kullanmak yaygın olsa da, yine de ayrımı korumaya yönelik girişimler yapılmaktadır. Amerikan Mirası Sözlüğü (2000), farkı göstermek için aşağıdaki iki cümleyi kullanır; "prensip olarak yararlıdır, ancak hiçbir şekilde yaygın olarak görülmemektedir ve kullanımdaki önemli farklılıklar her seviyede ortaya çıkmaktadır."

İlacın etkinliği, hastanın cinselliğine (cinsiyete değil) bağlı görünmektedir.

Köylü toplumlarında, cinsiyet (seks değil) rolleri daha açık bir şekilde tanımlanmıştır.

20. yüzyılın son yirmi yılında, akademik çevrede cinsiyet kelimesinin kullanımı, sosyal bilimlerdeki seks kullanımından çok daha fazla artmıştır. Kelimenin bilim yayınlarına yayılması, feminizmin etkisine bağlanabilir. Cinsiyet kelimesinin eş anlamlı olarak kullanımı, feminist teorideki ayrımı kavramadaki başarısızlığa dayandırılabilir ve bu ayrım bazen teorinin kendisi ile bulanık hale gelmiştir. Çalışan bilim adamlarının biyolojik bağlamlarda sex kelimesinden ziyade cinsiyet kelimesini seçtikleri için gösterdikleri sebepler arasında şunlar vardır; feminist amaçlara sempati duymak, daha akademik bir terim kullanmak veya "cinsel birleşme" konusundaki çağrışımı önlemek için.

Cinsiyet kimliği ve cinsiyet rolleri

Cinsiyet kimliği, belirli bir toplumsal cinsiyete ve toplumsal cinsiyet rolüne sahip kişisel bir tanımlamayı ifade eder. Kadın terimi, tarihsel olarak kadın bedenine değinerek değiştirilerek kullanılmıştır. Son zamanlarda bu kullanım bazı feministler tarafından tartışma konusu yapılmıştır.

Cinsiyete dayalı temsilleri araştıran ve sunuş yapan niteliksel analizler vardır. Feministler cinsiyet rolleri ve biyolojik cinsiyet ile ilgili bu baskın ideolojilere meydan okumaktadır. Bireyin biyolojik cinsiyeti, spesifik sosyal rollere ve beklentilere doğrudan bağlıdır. Judith Butler, kadın olma konseptini, yalnızca toplumsal kategori olarak toplumda ön plana çıkan kadınlara değil, aynı zamanda kültürel olarak kendini hissettirmeye şartlandırılmış ya da inşa edilmiş bir öznel kimliğine göre kadınları meydan okumaya davet ediyor. Toplumsal kimlik, katılımcılar arasında ortak bir kültür oluşturan toplulukla veya sosyal kategoriyle tanımlamayı ifade eder. Sosyal kimlik kuramına göre, benlik kavramının önemli bir bileşeni, sosyal gruplardaki ve kategorideki üyeliklerden türemiştir. Bu, grup süreçleri ve gruplar arası ilişkilerin bireylerin kendi algı ve davranışları üzerinde, nasıl önemli derecede etkili olduğunu göstermektedir. İnsanlar, ait oldukları gruplara, üyeliklere, sahip oldukları varlıklarına ve sosyal çevrelerinde nasıl davrandıklarına göre kişisel tanımlama sağlarlar.

Bireylerin, doğrusal bir yelpazenin bir ucunda olması gerektiğini düşünerek ve aralarında bir bölüm seçmesine izin verilmek yerine, kendilerini erkekler veya kadınlar olarak tanımlamaları gerekir. Çünkü, erkekleri ve kadınları, sosyal roller içinde sınıflandırmak sorun oluşturmaktadır. Topluluklar, erkekler ve kadınlar için uygun olan davranışları tanımlayan, kadınların ve erkeklerin hakları, olanakları, toplumdaki gücü ve sağlık davranışları arasındaki farklı erişimi belirleyen bir dizi sosyal beklenti oluşturmak için, erkeklerle kadınlar arasındaki biyolojik farklılıkları yorumlamaktadır. Bu farklılıkların özgül yapısı ve derecesi, bir topluluktan diğerine farklılık gösterse de, çoğu toplumda iktidarda ve cinsiyet eşitsizliklerinde dengesizlik yaratan genellikle erkekler lehine eğilim göstermektedir. Pek çok kültür, cinsiyete dayalı farklı norm ve inanç sistemlerine sahiptir. Ancak, tüm kültürlerde erkeksi veya dişil bir role sahip evrensel bir standart yoktur. Birbirleriyle ilişkili olarak erkeklerin ve kadınların sosyal rolleri, toplumsal cinsiyet sistemlerinin oluşturulmasına yol açan toplumun kültürel normlarına dayanır. Cinsiyet sistemi birçok toplumda cinsiyet ayrımı ve erkeksi normların önceliğini içeren, toplumsal kalıpların temelini oluşturmaktadır.

Filozof MichelFoucault, insanların cinsel özneler olarak, güç amaçlı bir kurum ya da yapı değil, karmaşık stratejik duruma atfedilen bir gösterge ya da isim olduğunu söyledi. Bu nedenle güç, bireysel nitelikleri, davranışları vb. belirleyen şeydir ve insanlar, ontolojik ve epistemolojik olarak yapılandırılmış isimler ve etiketler grubunun bir parçasıdır. Dişi olmak birisini bir kadın olarak nitelendirir. Kadın olmak zayıf, duygusal ve oransız olanı ifade eder ve erkek için atfedilen eylemler konusunda yetersizdir. Butler, cinsiyet ve seksin, isimlerden çok fiiller gibi olduğunu söyledi. İnsanın kadın olduğu için eylemlerinin sınırlı olduğunu düşünüyordu. "Toplumsal cinsiyetimi ve cinselliği acımasız bir şekilde inşa etme imkânım yok" dedi. Cinsiyet politik ve dolayısıyla toplumsal olarak kontrol altına alındığından, kadın bir şey olmaktan ziyade, o bir şey yapar. Judith Butler'in teorileri hakkındaki daha yeni eleştiriler; yazılarını toplumsal cinsiyet konusundaki geleneksel görüş ayrılıklarını pekiştirmek için eleştirir.

Toplumsal cinsiyet algısı

Toplumsal cinsiyet teorisyeni Kate Bornstein'a göre cinsiyet anlam belirsizliği ve değişkenlik içerebilir. Toplumsal cinsiyet tanımında iki farklı görüş vardır ve her ikisinin de kesişimi aşağıdaki gibi tanımlanabilir:

Dünya Sağlık Örgütü, toplumsal cinsiyet kavramını belirli bir cinsin yapmış olduğu davranışlar, eylemler ve roller hakkında toplumsal olarak oluşturulan fikirlerin bir sonucu olarak tanımlar. Toplumun hoş normlarına ve kişinin kişisel görüşlerine göre, cinsiyet tayini ve toplumsal cinsiyet rollerinin, cinsiyete dayalı görevler konusundaki öncelikli görüşüne göre belirlenmemektedir. Öngörülen sınırların geçişi ve kesişim noktası, cinsiyet teriminin toplumsal yapısının mücadele alanında yer almamaktadır.

Cinsiyet tayini, yaratıcı tarafından tayin edilen fizyolojik ve biyolojik nitelikleri ve ardından toplumsal olarak oluşturulan davranışın dayatılmasını hesaba katmayı içerir. Doğum belgelerinde tıbbi onay için, bir cins veya diğer cinslerin sınıflandırılmasının sosyal etiketi gereklidir. Cinsiyet, bir toplumun veya bir kültürün "erkeksi" veya "kadınsı" olarak nitelendirdiği özellikleri örneklemek için kullanılan bir terimdir. Bir kişinin cinsiyetinin, erkek ya da kadın olması, herhangi bir kültürde aynı olan biyolojik bir gerçekdir. Buna rağmen, belirli bir cinsiyetteki kişinin toplumda erkek ya da kadın olarak cinsiyet rolüne atıfta bulunma anlamı, kültürel olarak, erkeksi veya kadınsı olarak kabul edilir. Bu roller, ebeveyn etkileri, çocuğun okulda öğrendiği sosyalleşme eylemleri ve yerel medyada nelerin tasvir edildiği gibi çeşitli, kesişen kaynaklardan öğrenilir. Cinsiyet rollerinin öğrenilmesi doğumdan başlar. Bebeğin giysilerinin renkleri, ne giyeceği veya hangi oyuncaklarla oynamaya hakkı olduğu gibi basit şeyleri içerdiğini de belirtmek gerekir. Belirli bir cinsiyete tipik olarak bağlı kültürel özellikler, sosyal şartlarda cinsiyete dayalı tanımlamayla değiştirilebilen cinsiyetin sınıflandırılmasında rol oynayan biyolojik farklılıklar ve cinsiyete dayalı görevleri tamamlar.

Bu çerçevede, toplumsal olarak oluşturulan kurallar, belirli bir cinsiyetin bir kişiye verilmesiyle kesişen bir yoldur. Cinsiyet belirsizliği, cinsiyete dayalı değişkenliğin, kültürel cinsiyet tayininin tüm kurallarını yasakladığı hallerde, toplumsal olarak oluşturulan herhangi bir davranış kuralında kişisel uygunluk seçme, manipüle etme ve oluşturma özgürlüğünü sağlamakla ilgilidir. "Erkek" ve "kadın" olmak üzere katı şekilde tanımlanmış iki cinsiyetin yaygınlığını kabul etmez ve hiçbir kural olmadan herhangi bir cinsiyeti seçme özgürlüğüne inanır. Tanımlanmış sınırları tanımaz ve belli bir cinsiyete ilişkin beklentileri yerine getirmez.

Bu tanımların her ikisi de, bahsedilen sistemlerin dayandığı kendi belirlenmiş kural ve kriterler kümesiyle zıt yönlere bakmaktadır.

Sosyal kategoriler

Seksolog John Money, 1955 yılında cinsiyet rolünü tanımladı. Cinsiyet rolü terimi sırasıyla erkek, adam, kız ya da kadının statüsünü ortaya koyan eylemler olarak belirlendi. Bu durum, erotizm anlamında cinsellik içerir, ancak bunlarla sınırlı değildir. Cinsiyet rollerini çevreleyen unsurlar arasında giyim, konuşma şekli, hareketler, meslekler ve biyolojik olarak cinsle sınırlı olmayan diğer faktörler yer alır. Sistematik yaklaşımların aksine, bazı feminist filozoflar cinsiyetin "açıkça görülen davranışların arkasında yatan özel bir neden" yerine, "kendiyle başkaları arasındaki ince arabuluculukların geniş bir kuvvetler birleşimi" olduğunu savundu.

Çünkü toplumsal cinsiyet eşitliği, normalde sosyoloji ve yakından ilişkili disiplinlerle ilgilenen kişiler olarak kabul edilebilir. Çünkü, toplumsal cinsiyet rolü, genellikle kendi yazılı eserlerinde, cinsiyet olarak kısaltılır.

Çoğu toplumların, erkek ve kadının biyolojik cinslerine karşılık gelen, erkeksi ve dişi olarak, yalnızca iki ayrı cinsiyet rol sınıfı vardır. Bir bebek doğduğunda toplum, çocuğu, cinsel organlarının neye benzediğine bakarak, bir cinse veya bir sınıfa ayırır. Bununla birlikte, bazı toplumlar biyolojik cinslerinin tersine cinsiyet rolünü benimseyen kişileri kabul eder; örneğin, bazı yerli Amerikan halklarının iki ruhlu insanları gibi. Diğer toplumlar arasında; bu toplumlarda örnek kadın ve erkek rollerinden az çok farklı olarak düşünüldü. Cinsiyet sosyolojisinin lisanında, biyolojik cinsten az çok farklı üçüncü bir cinsiyetten oluşur (bazen rolü temel alanlar intersexuality veya hadımları içerir). Böyle bir cinsiyet rolü, Hindistan ve Pakistan hijrasları tarafından benimsenmiştir. Bir başka örnek Meksika'nın güneyindeki Oaxaca eyaletinde bulunan "Eşcinsel ve eşcinsel olmayanın ötesinde" bulunan Muxe (mufte olarak telaffuz edilir)'dir.

Sulawesi, Endonezya'daki Bugis insanlarında, yukarıdaki tüm özellikleri içeren bir geleneği vardır. Joan Roughgarden, insan olmayan bazı hayvan türlerinin de, belirli bir biyolojik cinsiyet ile bireysel organizmalara, davranış için birden fazla şablon olabileceği, ikiden fazla cinsiyet vardır.

Toplumsal cinsiyet kimliği ölçümü

Erken cinsel kimlik araştırması, erkeklik ve dişilik olarak bir süreç üzerinde karşı karşıya olan, erkeklik ve dişilik arasında tek kutuplu bir boyut hipotezini belirledi. Tek boyutlu insan modelinin varsayımları; toplumsal klişelerin değişmesi ile meydan okunarak, iki boyutlu cinsiyet kimlik modelinin geliştirilmesine yol açtı. Modelde erkeklik ve dişilik, bir birey içinde farklı derecelerde birlikte var olan iki ayrı ve ortogonal (dikgen) boyut olarak bir kavram veya bir fikir oluşturmuşlardır. Dişilik ve erkeklik konusundaki bu kavramsallaştırma bugün kabul gören standart olarak kalmaktadır.

Erkeklik ve dişiliğin çok boyutlu yapısını kapsayan iki belge, cinsiyet kimliği araştırmalarına egemen olmuştur. Bu belgeler; Bem Cinsiyet Rolü Envanteri (BSRI) ve Kişisel Öznitelik Anketidir (PAQ). Her iki belge de bireyleri cinsiyet belirteci olarak sınıflandırır (erkekler öncelikle erkeksi özellikleri ile kendini tanımlayarak, kadınlar da öncelikle kadınsı özellikleri ile kendini tanımlayarak rapor verirler), çapraz cinsiyet temelli (erkekler öncelikle kadınsı özelliklerle belirlendiğini bildirirken, kadınlar kendilerini öncelikle erkeksi özelliklerle tanımlayarak rapor verirler), androjen (yüksek olarak hem erkeksi hem de kadınsı özelliklerde kendilerini bildiren erkek veya dişilerdir) veya farklılaşmamıştır (hem erkek hem de kadınsı özelliklerinin düşük olduğunu bildiren erkekler veya dişilerdir). Twenge (1997), erkeklerin genellikle kadınlardan daha erkeksi olduğunu ve kadınların erkeklerden daha kadınsı olduğunu ancak, biyolojik cins ile erkeklik / kadınlık arasındaki ilişkinin zayıfladığını belirtti.

Feminizm kuramı ve cinsiyet çalışmaları

Biyolog ve feminist akademisyen Anne Fausto-Sterling, biyolojik-determinizm (kaçınılmaz sona inanma) karşıtı söylemi reddetmekte ve biyolojik varlık ile sosyal çevre arasındaki etkileşimin kişilerin kapasitelerini nasıl etkilediğine ilişkin daha derin bir analiz önermektedir. Filozof ve feminist Simone de Beauvoir, varoluşçuluğu kadınların yaşam tecrübelerine uyguladı: "Bir kadın doğmaz, birey olur" bağlamında, bu felsefi bir ifadedir. Bununla birlikte, biyolojik ve sosyolojik açıdan analiz edilebilir - bir kız, bir kadın olmak için ergenlik çağına girmelidir – . Çünkü, büyük bir kısmı toplumsal şartlarda olgunlaşarak içgüdüsel olmaktan ziyade öğrenilir.

Feminist teori içinde, 1970'li yıllarda cinsiyet sorunları için terminoloji geliştirildi. "Erkeksi/kadınsı" veya "İnsan" 'ın 1974 baskısında, yazar, "doğuştan gelen cinsiyet" ve "cinsel rolleri öğrenmiş" tanımını kullandı. Ancak, 1978 yılı baskısında cins ve cinsiyet kullanımını tersine çevirdi. 1980 yılına gelindiğinde, çoğu feminist yazı, yalnızca sosyokültürel açıdan uyarlanmış nitelikler için, cinsiyet kullanımı konusunda anlaşmaya vardı.

Cinsiyet araştırmalarında cinsiyet terimi, erkeklik ve kadınlık için önerilen toplumsal ve kültürel yapıları ifade eder. Bu bağlamda, cinsiyet kültürel farklılıklara odaklanmak için biyolojik farklılıklara atıfta bulunmayı açıkça dışlar. Bu durum, bir çok farklı alanda ortaya çıkmıştır. 1950'lerde sosyolojide, psikanalist Jacques Lacan'ın teorilerinden, Julia Kristeva, Luce Irigaray gibi Fransız psikanalistlerin ve Judith Butler gibi Amerikalı feministlerin çalışmalarında ortaya çıkmıştır. Butler'ı takip edenler, cinsiyet rollerini bazen "performatif" olarak adlandırılan bir uygulama olarak görmeye başladılar.

Charles E. Hurst, bazı insanların cinsinin "... cinsiyet davranışını ve rolünü (sosyal) ve kişinin cinsel yönelimini (cinsel çekicilik ve davranış) otomatik olarak belirlediğini düşünüyor" diyor. Cinsiyet sosyologları, insanların cinsiyete dayalı kültürel kökenleri ve alışkanlıkları olduğuna inanmaktadır. Örneğin, Michael Schwalbe, insanların rollerini tam olarak doldurmak için, belirlenen cinsiyetlerine uygun olarak nasıl davranacaklarını öğretmek gerektiğine ve insanların erkeksi veya dişil davranma biçimlerinin, sosyal beklentilerle etkileşime girdiğine inanmaktadır. Şuwalbe, "Benzer fikirleri benimseyen ve bu fikirleri harekete geçiren pek çok kişinin olmasının sonuçlarıdır" yorumunu yapmaktadır. İnsanlar bunu, giysi ve saç modelinden, ilişki ve istihdam seçeneklerine kadar birçok şey aracılığı ile yapmaktadır. Schwalbe, bu ayrımların önemli olduğuna inanmaktadır. Çünkü, toplum, insanları en kısa sürede tanımlamak ve sınıflandırmak istemektedir. Onlar hakkında nasıl hissedeceğimizi bilmek için insanları farklı sınıflara yerleştirmek gerekir.

Hurst, cinsiyetlerimizi bu kadar belirgin şekilde ortaya koyduğumuz bir toplumda, kültürel standartlar bozulduğu için ciddi sonuçlar doğurabileceğini söylemektedir. Bu sonuçların birçoğu cinsel yönelime dayalı ayrımcılıkla ilgilidir. Eşcinseller ve lezbiyenler, toplumsal önyargılar nedeniyle hukuk sistemimizde çoğunlukla ayrımcılığa maruz kalmaktadırlar. Hurst, bu ayrımcılığın, cinsel tercihlerinin ne olduğuna bakılmaksızın, toplumsal cinsiyet normlarını kırmak için insanlara nasıl uygulandığını açıklar. "Mahkemeler çoğu zaman cins, cinsiyet ve cinsel yönelimi karıştırmaktadır. Bunlar sadece eşcinseller ve lezbiyenlerin haklarını değil, kendilerini göstermeyen ya da kendi cinsiyetlerinden geleneksel olarak beklenen şekilde davranmayanların da haklarını yalanlayacak şekilde karıştırmaktadır" der. Bu önyargı, kişi kendisini "doğru" cinsiyet olarak göstermediği için farklı bir şekilde değerlendirildiğinde yasal sistemimizde hareket eder.

Andrea Dworkin, radikal feminizme inancını belirterek "erkek egemenliğini ve cinsiyetini yok etme sözü" olduğunu ifade etti.

Siyaset bilimci Mary Hawkesworth, cinsiyet ve feminist teoriyi ele almaktadır. Hawkesworth, 1970'li yıllardan beri toplumsal cinsiyet kavramının feministler içerisinde önemli derecede farklı şekillerde değiştiğini ve kullanıldığını belirtmiştir. Sandra Harding ve Joan Scott gibi birkaç feminist akademisyenin cinsiyet kavramını, "insanların sosyal faaliyetlerini düşünen ve düzenleyen analitik bir kategori" olarak düşünmeye başladığında bir geçiş yaşandığını belirtmektedir. Siyaset Bilimi'ndeki feminist araştırmacılar, "ana akımlar tarafından ihmal edilen sosyal ve siyasi ilişkileri" vurgulayan analitik bir kategori olarak cinsiyeti kullanmaya başladı. Bununla birlikte, Hawkesworth "feminist siyaset bilimi disiplini içinde baskın bir paradigma haline gelmediğini" belirtmektedir.

Amerikalı siyaset bilimci Karen Beckwith, cinsiyetin ortak dilinin var olduğunu savunarak siyaset biliminde cinsiyet kavramını ele alıyor ve siyaset biliminin disiplini içinde, inşa etmek için açıkça ifade edilmesi gerektiğini söylüyor. Beckwith, deneysel araştırma yaparken siyasal bilimcinin "cinsiyeti" kullanabileceği iki yolu açıklıyor: "Bir kategori ve bir süreç olarak cinsiyet." Bir kategori olarak cinsiyet terimini kullanmak, siyaset bilimcileri için davranışlar, eylemler, tutumlar ve tercihlerin eril ya da kadınsı olduğu düşünülen belirli bağlamları özellikle siyasi sonuçlar olarak nitelemektir. Cinsiyete dayalı farklılıkların, kesinlikle cins tam olarak uygun olmamakla birlikte, politik aktörleri sınırlandırabilir veya kolaylaştırabileceğini de gösterebilir. Bir süreç olarak cinsiyet, birincisi yapılar ve politikaların kadınlar ve erkekler üzerindeki farklı etkilerini belirlemekte, ikincisi erkeksi ve kadınsı siyasi aktörlerin olumlu cinsel sonuçlar üretmek için aktif olarak nasıl çalıştıklarını belirlemede iki ana göstergeye sahiptir.

Cinsiyet araştırmaları ile ilgili olarak, Jacquetta Newman, cinsiyet biyolojik olarak belirlenmesine rağmen, insanların cinsiyeti ifade etme yolları olmadığını belirtmektedir. Cinsiyet, kültüre dayalı toplumsal olarak yapılandırılmış bir süreç olsa da, çoğunlukla kadınlar ve erkekler etrafındaki kültürel beklentiler, biyolojileri ile doğrudan bir ilişkiye sahiptir. Bu nedenle Newman, birçok ayrıcalık, cinslerin baskıya neden olduğunu ve ırk, yetenek, yoksulluk gibi diğer konuların görmezden gelindiğini iddia etmektedir. Günümüzdeki cinsiyet çalışmaları; sınıfları, bundan kaçmak ve insanların hayatlarını belirlemek için bu faktörlerin kesişme noktasını incelemektedir. Ayrıca, Batı dışı diğer kültürlerin, cinsiyet ve cinsiyet rolleri ile ilgili mutlaka aynı görüşe sahip olmadığını belirtmektedir. Newman ayrıca, genellikle feminizmin amacı kabul edilen eşitlik anlamını tartışmakta ve eşitliğin sorunlu bir terim olduğuna inanmaktadır. Çünkü, eşitlik, aynı şekilde, farklı şekilde veya cinsiyete dayalı olarak muamele gören insanlar gibi birçok farklı şeyi ifade edebilir. Newman, bunun sorunlu olduğuna inanıyor, çünkü eşitliğin ne anlama geldiği veya benzediği hakkında birleşik bir tanımlama bulunmamakta ve bunun kamu politikası gibi alanlarda önemli bir yer tutabileceği düşünülmektedir.

Cinsiyet hipotezlerinin toplumsal inşası

Sosyologlar, genel olarak cinsiyeti toplumsal bir yapı olarak görürler. Birçok feminist de dahil olmak üzere çeşitli araştırmacılar, cinsi yalnızca biyoloji meselesi ve sosyal veya kültürel yapı hakkında olmayan bir konu olarak görüyorlardı. Örneğin, seksolog John Money biyolojik cinsi ve cinsiyet arasındaki ayırımı bir rol olarak önermektedir. Dahası, sosyoloji ve sosyal politika profesörü olan Ann Oakley "cinsiyet ayrımı yapılmamalı, ancak aynı zamanda cinsiyetin çeşitliliği de gerekir" demektedir. Dünya Sağlık Örgütü, erkekleri ve kadınları tanımlayan biyolojik ve fizyolojik özelliklere atıfta bulunarak, belirli bir toplumun erkekler ve kadınlar için uygun gördüğü rolleri, davranışları, faaliyetleri ve nitelikleri ifade eder. "Bu nedenle, cinsiyet; beşeri bilimler ve sosyal bilimler alanında incelenirken, cins; biyolojide (doğal bilimler) incelenen bir kategori olarak kabul edilir. Feminist bir biyolog olan Lynda Birke, biyolojiyi korumakta ve değişebilecek bir şey olarak görmemektedir. Bu nedenle, cinsin değişmeyen bir şey olduğu belirtilirken, cinsiyetin toplumsal yapıya göre değişebildiğini belirtmiştir.

Bununla birlikte, cinsiyetin sosyal olarak da yapılandırıldığını iddia eden bilim adamları vardır. Örneğin, cinsiyet teorisyeni Judith Butler, "belki de cins olarak adlandırılan bu yapı, kültürel olarak cinsiyet olarak yapılandırılmıştır. Aslında, belki de her zaman zaten cinsiyetti ve bunun sonucu olarak, cins ve cinsiyet arasındaki ayrımın herhangi bir farkı olmadığı ortaya çıkıyor" demiştir.

Devam ediyor:

Bu durumda, cinsin kendisinin cinsiyet merkezli bir sınıf olması halinde, cinsiyete cinsin kültürel yorumu olarak tanımlanması mantıklı değildir. Cinsiyet, yalnızca belirli bir cinse dayanan bir anlam taşıyan kültürel yazıt olarak tasarlanmamalıdır (hukuksal bir anlayış). Cinsiyet, aynı zamanda, cinslerin kendilerinin kurulduğu üretim aracını da belirlemelidir. [...] Cinsin ön-söylem niteliğindeki bu üretimi, cinsiyete göre belirlenmiş kültürel yapı aracının etkisi olarak anlaşılmalıdır.

Butler, "Vücutlar sadece görünür, sadece katlanır, sadece belirli yüksek dereceli cinsiyetçi düzenleyici şemaların üretken kısıtlamaları içerisinde yaşarlar" ve cinsin "artık cinsiyet yapısının suni olarak dayatıldığı bedensel değil, kültürel bir norm olarak var olduğunu" savunmaktadır. Marria Lugones, Yoruba halkı (bir Afrika ülkesi olan Nijerya'daki en büyük etnik topluluk) arasında sömürgecilik öncesinde herhangi bir cinsiyet kavramı ve cinsiyet sistemi olmadığını belirtti. Sömürge güçlerinin egemenlik için araç olarak cinsiyet sistemi kullandıklarını ve yerli halklar arasındaki sosyal ilişkileri kökten değiştirdiğini savunmaktadır.

Tarihle ilgili olarak, tarih ve kadın araştırmaları profesörü Linda Nicholson, insan vücudunun iki cinse ayrılması kavramının tarihsel olarak tutarlı olmadığını söylüyor. Nicholson, erkek ve kadın cinsel organlarının, Batı toplumunda 18. yüzyıla kadar doğal olarak aynı kabul edildiğini savunuyor. O dönemde, kadın cinsel organları eksik erkek cinsel organları olarak kabul edildi ve ikisi arasındaki fark derece olarak düşünüldü. Başka bir deyişle, fiziksel formların veya bir spektrumun bir derecelendirmesi vardı. Bu nedenle, kadınları, erkekleri ve tipik cinsel organlarını mümkün olan tek doğal seçenek olarak gören cinse dönük güncel bakış açısı, biyolojik kökleri değil tarihselliği sayesinde ortaya çıkmıştır.

Ayrıca, interseksüel çocukların deneysel araştırmalarından yola çıkarak, biyoloji ve cinsiyet araştırmaları profesörü olan Anne Fausto-Sterling, doktorların interseksüellik konularını nasıl ele aldığını anlatır. Argümanını, interseksüel bir bireyin doğum örneği ile başlatarak "Cinsiyetler arasındaki farkların şekli, bizim toplumsal sistemimizi ve politikamızı yapılandırdığımız yolları yansıttığı gibi şekillendiriyor. Ayrıca, fiziksel bedenlerimize olan anlayışımızı şekillendiriyor ve yansıtıyorlar." demiştir. Ardından, John Money ve diğer araştırmacılar tarafından interseksüellerin araştırmasını sunarak cinsiyete dayalı varsayımların, cinsiyete dayalı bilimsel araştırmayı nasıl etkilediğini eklemişler ve yalnızca iki cinsiyet olduğunu varsayan temel varsayımları hiç bir zaman sorgulamamışlardır. Çünkü, interseksüel araştırmanın amaçları "normal" gelişme hakkında daha fazla bilgi edinmekti. Ayrıca, doktorların interseksüellerin ebeveyni ile konuştuklarında kullandıkları dilden bahsediyordu. Doktorlar, ebeveynleri interseksüellik konusunda bilgilendirdikten sonra, interseksüellerin aslında erkek ya da kadın olduğuna inandıkları için anne babalarına, bebeğin erkek veya kız olup olmadığının belirlenmesinin biraz daha zaman alacağını söylüyorlardı. Demek ki, doktorların davranışı, sadece iki cinsiyetten oluşan kültürel cinsiyet varsayımıyla formüle edilmiştir. Son olarak, farklı bölgelerdeki tıp uzmanları, cinsiyetler arası insanlara nasıl davrandıklarıyla ilgili farklılıkların da cinsiyete toplumsal olarak nasıl inşa edildiğiyle ilgili iyi bir örnek verdiğini söylemektedir. Cinsiyete dayalı siyaset ve cinselliğin inşası, cinsiyete yönelik olarak şu örnekleri ortaya koymaktadır:

Suudi Arabistan'dan bir grup doktor, geçtiğimiz günlerde, doğuştan adrenal hiperplazisi (CAH) olan XX intereks çocuktan oluşan birkaç vakada, steroid hormonlarının yapımına yardım eden enzimlerin, genetik olarak kalıtsal arızası olduğunu bildirdi. [...] Amerika Birleşik Devletleri'nde ve Avrupa'da, bu tür çocukların, daha sonradan hayatta çocuk sahibi olma potansiyeline sahip olmaları nedeniyle genellikle kız çocukları olarak yetişmektedirler. Bu Avrupa geleneğinde eğitim almış olan Suudi doktorlar, CAH XX çocuklarının Suudi ailelerine böyle bir rota tavsiye ederler. Bununla birlikte, bazı ebeveynler, başlangıçta bir erkek evlet olarak tanımlanan çocuklarının yerine, kız evlet olarak yetiştirileceği yönündeki tavsiyeyi kabul etmeyi reddetmişlerdir. Onlar çocukları için dişileştirme ameliyatını kabul etmişlerdir. [...] Bu durum esas itibariyle, yerel toplum tutumlarının, [...] erkek çocukların tercihi olduğuna dair bir ifadesiydi.

Dolayısıyla, çocukların cinsini belirlemek aslında kültürel bir eylemdir ve çocukların cinsi aslında toplumsal olarak oluşturulmuştur. Bu nedenle, cins sabit görünmesine ve sadece biyolojiyle ilgili olmasına rağmen, biyolojik ve diğer doğal bilimler kadar tarihsel ve sosyal faktörlerle derin bir şekilde ilişkili olabilir.

Ann Fausto-Sterling'in cinsiyet konusunu tartıştığı bir başka eseri, Erkek ve Kadının Niçin Yetersiz Olduğu konusunu işleyen "Beş Cins" tir.  Fausto-Sterling bu eserinde, Batı kültürünün sadece iki cinsi olduğunu ve kendi dillerinde bile ikiden fazla cinsin varlığını kısıtladıklarını belirtmiştir. İnsanları iki ayrı cins olarak (erkek ve kadın) organize etmek için binom alfabesi kullanmanın yerine, cinsiyetin geniş yelpazesinde en az beş cinsin bulunduğunu savunmaktadır. Bu beş cins arasında; erkek, kadın, hermafrodit, kadın psödohermafroditler (yumurtalıkları ve bazı erkek cinsel organları olup testisleri olmayan kişiler) ve erkek psödohermafroditler (testisleri ve bazı kadın cinsel organları olup yumurtalıkları olmayan kişiler) bulunmaktadır. Fausto-Sterling ayrıca, hermafrodit kategorisinde, cinsel organın geliştirildiği ilave dereceler ve düzeyler bulunduğunu da ekler. Bunun anlamı; cinsiyet sürecinde var olan interekseksin daha fazla olabileceğidir.

Fausto-Sterling, cinsin tıbbi ilerlemeler yoluyla kademeli ve kurumsal olarak disiplinli bir ikili sisteme dönüştürüldüğünü savunmaktadır. Fausto-Sterling, tarihte cinsiyetin kesinlikle erkek ya da kadın olarak ayrılmadığı birden çok örneği ortaya çıkarmaktadır. Orta Çağ'ın sonuna gelindiğinde, interseks bireylerin ikili cinsiyet kodunda bir taraf seçmeleri gerektiğini ve ona bağlı kalmak zorunda olduklarını belirtti. Ardından hermafroditlerin cansız bedenlere sahip olduklarını ve toplumun cinsiyet tanımına uyması gerektiğini belirtti. Böylece, modern ebeveynler, tıp doktorları tarafından doğumdan hemen sonra kendi hermafroditik çocuğu için cinsiyet kararını vermeye çağrılmıştır. Tıp camiasının rolünün, toplumda kurumsallaşmış bir disiplinin, yalnızca iki cinsiyette olabileceğini söyleyerek; erkek ve kadın, sadece listelenen iki kişi "normal" olarak kabul edilmektedir. Son olarak, Fausto-Sterling, modern yasaların insanların erkek ya da kadın olarak etiketlenmesini gerektirdiğini ve "ironik bir şekilde, cinsel sistemlerin karmaşıklığına ilişkin daha karmaşık bir bilginin bu kadar karmaşıklığın bastırılmasına yol açtığını" ileri sürer. Tıbbi müdahalesi olmaksızın hermafroditlerin gerçekte psikolojik olarak acı dolu bir hayat yaşadığı varsayıldığında, gerçekte bu durumun kanıtı olmadığına dair haklı düşüncelerini bildirmek için bu alıntıdan bahseder. Toplum, intereks bireyleri kabul etmeye başladığında ne olacağını soran argümanı kaldırmış oldu.

Ergen Cinsiyeti-Rol Kimliği ve Ruh Sağlığı Makalesi: Cinsiyet Yoğunlaştırma Hipotezini yeniden incelenerek, kız ve erkek çocukların ergenlik yıllarında cinsiyet kimliklerinden ayrılıp ayrılmadığına dair Heather A. Priess, Sara M. Lindberg ve Janet Shibley Hyde'nin çalışmalarına odaklanmaktadır. Araştırmacılar çalışmalarını, daha önce Hill ve Lynch tarafından cinsiyet yoğunlaştırma hipotezinde belirtilmiş fikirlere dayandırdılar. Çünkü, ebeveynlerden gelen sinyaller ve mesajlar çocuklarının cinsiyet rol kimliklerini belirleyip etkilemektedir. Bu hipotez, ebeveynlerin çocuklarının cinsiyet rol kimliklerini etkilediğini ve anne-baba ile harcanan farklı etkileşimlerin cinsiyet yoğunluğunu etkileyeceğini öne sürmektedir. Priess ve diğerlerinin araştırması Hill ve Lynch'in ergenlerin bu ve diğer sosyal etkileşimleri deneyimledikçe cinsiyetleri-rol kimlikleri ve cinsiyete dayalı tutum ve davranışlarında daha basmakalıp olacağı hipotezini desteklemedi. Bununla birlikte araştırmacılar, Hill ve Lynch'in öne sürdüğü hipotezin geçmişte doğru olduğunu ancak şu anda gençlerin nüfuslarındaki rol-kimliklerine göre değişmesi nedeniyle doğru olmadığını belirttiler.

Cinsiyet Sisteminin Açılması Yazarları: Cinsiyet inancının ve Toplumsal İlişkilerinin Teorik Açıdan İnceleyen Cecilia Ridgeway ve Shelley Correll, cinsiyetin bir kimlik veya rolden çok sosyal ilişkisel bağlamlar ile kurumsallaştırılan bir şey olduğunu savunmaktadırlar. Ridgeway ve Correll sosyal ilişkisel bağlamları bireylerin kendilerini başkalarına karşı hareket etmeleri için kendilerini tanımladığı herhangi bir durum olarak tarif etmektedirler. Ayrıca, sosyal ilişkisel bağlamlara ek olarak, kültürel inançların cinsiyet sisteminde rol oynadığını da belirtmektedirler. Yazarlar, günlük insanların cinsiyete bağlı olarak başkalarını tanıması ve onunla etkileşime girmesi gerektiğini savunuyor. Herkes, her gün birbirleriyle etkileşime girerek, cinsiyet rollerini içeren, hegemonik inançların standartlarına uymaktadırlar. Toplumun hegemonik kültürel inançlarının, sosyal ilişkisel bağlamların yer alacağı ortamı oluşturan kuralları belirlediğini belirtmektedirler. Ridgeway ve Correll daha sonra konusunu cinslerin sınıflandırmasına çevirmektedirler. Yazarlar, cinslerin sınıflandırmasını, erkek veya dişi olarak başka bir kategoriye ayırdığımız sosyo-bilişsel süreç olarak tanımlamaktadırlar.

Biyolojik faktörler ve görüşler

Cinsiyet, cinsiyete dayalı normatif oyun yoluyla tanımlandığı gibi, cinsiyete göre öz tanımlama ve saldırgan davranışa girme eğilimi prenatal hormona maruz kalmanın etkisinde kalmaktadır. Diğer cinsel davranışlar üzerine yapılan çalışmalar tutarsızdır. Bununla birlikte bazı kanıtlar, diğer cinsel davranışların doğum öncesi ve erken yaş androjen maruziyetinden etkilendiğini göstermektedir. İnsanlar da dahil olmak üzere çoğu memelinin erkekleri, maternal testosteron seviyelerinden etkilenerek, daha kaba ve oynak davranış sergiler. Bu  seviyeler cinselliği de etkileyebilir ve heteroseksüel olmayan kişiler çocuklukta cinsine göre alışılmamış davranış sergilerler.

Toplumsal cinsiyet biyolojisi 20. yüzyılın sonlarına doğru genişleyen bir dizi çalışma konusu haline geldi. En ilgi çeken alanlardan biri, "cinsel kimlik bozukluğu" (GID) olarak bilinen ve şimdilerde cinsiyet ayrımcılığı olarak da tarif edilen şeydi. Bu araştırmalar ve ilgili alanlar, John Money tarafından konunun aşağıdaki özetini bildirir. John Money şöyle demiştir:

"Cinsiyet rolü" terimi ilk olarak 1955 yılında matbaalarda basıldı. Cinsiyet kimliği terimi, Johns Hopkins Hastanesi'ndeki transseksüelleri yeni klinikte ilan etmek için 21 Kasım 1966 yılında yapılan bir basın bülteninde kullanıldı. Dünya genelindeki medyada yaygınlaştı ve kısa süre önce anadillerine girdi. Toplumsal cinsiyet ve cinsiyet kimliğinin tanımları öğreti temelinde değişir. Popülerleştirilen ve bilimsel olarak küçük düşürücü olan kullanımlarda cins, biyolojik olarak ne olduğunuzdur. Toplumsal cinsiyetiniz toplumsal olarak neyi ifade ettiğinizdir. Cinsiyet kimliği, kişinin kendini hissettiği gibi olması veya erkekliğine ya da kadınlığına olan inancıdır. Cinsiyet rolü, erkeksi ve kadınsı olanların kültürel kalıplaşmış şeklidir. Cinsiyet kimliği bozukluğuna ilişkin nedensellik; genetik, doğum öncesi hormonal, doğum sonrası sosyal ve ergenlik sonrası hormonal belirleyicilere bölünebilir. Ancak, yine de kapsamlı ve ayrıntılı nedensellik teorisi yoktur. Beyindeki cinsiyet kodlaması iki kutupludur. Cinsiyet kimliği bozukluğunda, kişinin dışdaki cinsel organının doğumdaki cinsiyle erkeksi veya kadınsı olarak, cinsiyeti ile beyin kodlaması arasında uyumsuzluk vardır.

Para, biyolojik ve davranışsal farklılıkları birbirine bağlayan dimorfik özelliklerin (Para kelimesi "iki kutuplu") sürekliliği hakkındaki artan bilgilerimizden dolayı, biyolojik cins ile sosyal cinsiyet arasındaki farkı "bilimsel olarak küçümsenmiş" olarak tanımlama girişimleri anlamına gelir. Bunlar, sadece erkeklerle kadınlar arasındaki biyolojik "genetik" ve "doğum öncesi hormonal" farklılıklardan, bazıları sosyal olan doğum sonrası özelliklere kadar uzanır. Ancak, diğerlerinin ergenlik sonrası hormonal etkilerden kaynaklandığı gösterilmiştir.

Biyolojik -genetik ve hormonal- olayların davranışsal olaylara sebep olması, geniş ölçüde gösterilmiş ve kabul edilmiştir. Buna rağmen para, nedensel zincirlerin, biyolojik olarak cins ve toplumsal olarak cinsiyet konularında, davranışa dönüştürdüğünün anlaşılmasının çok uzak olduğunu da belirtmek için dikkat çekmektedir. Örneğin, bir eşcinsel geninin varlığı kanıtlanmamıştır. Ancak, böyle bir gen onaylanmış bir olasılık olarak kalmaktadır.

Konjenital adrenal hiperplazi adı verilen, erkek cinsel hormonu androjenin fazla üretimine yol açan bir duruma sahip olan kadınlarla ilgili çalışmalar vardır. Bu kadınların genellikle sıradan kadın görünümleri vardır (doğuştan adrenal hiperplazili (KAH) hemen hemen tüm kızların cinsel organlarında düzeltici cerrahi yapılmaktadır). Bununla birlikte, doğumda onlara verilen hormon dengeleyici ilaçları almasına rağmen, bu dişiler istatistiksel verilerle, geleneksel olarak erkeklere bağlı aktivitelerden, kadınlara göre daha fazla ilgi göstermektedirler. Psikoloji profesörü ve CAH araştırmacısı Dr. Sheri Berenbaum, bu farklılıkları utero cinsinden erkek cinsel hormonların daha yüksek seviyelere maruz kalması ile ilişkilendirmektedir.

Eşeyli üreme

Cinsel farklılaşma, morfolojik olarak farklı gametlerin kaynaşmasını gerektirir.

Cinsel üreme, çeşitli türler içinde yeni bir birey üretmenin yaygın bir yöntemidir. Cinsel olarak çoğalmakta olan türlerde bireyler, işlevleri gamete benzemeyen ve böylece yeni bir birey oluşturmak için özel olarak işlev gören özel türde hücreler üretirler (gamet olarak adlandırılırlar). İki farklı gametten oluşan füzyona döllenme denir. Konvansiyonel olarak, gamet hücresinin bir türü, fiziksel olarak diğerinden daha büyük ise, bu kadın cinsi ile ilişkilidir. Böylece büyük gametler (insanlardaki yumurta) üreten bir kişiye kadın denir ve yalnızca küçük gametler (insanlardaki spermler) üreten kişiye erkek denir.

Her iki gameti üreten kişiye hermafrodit denir (bir testis ve bir yumurtalık olan insanlarda da geçerli bir isim). Bazı türlerde hermafroditler kendi kendine dölleyebilir, diğerlerinde dişiler, erkekler veya her ikisi ile döllenme yapabilirler. Japon Külü, Fraxinus lanuginosa gibi bazı türlerde yalnızca androdioecy adı verilen nadir bir üreme sistemi olan erkek ve hermafroditler bulunur. Gynodioecy ayrıca çeşitli türlerde bulunur. İnsan hermafroditleri genellikle infertil (her zaman değil) kısırdır.

Cinsel çoğalmayı tanımlayan şey, gametler ve döllenmenin ikili niteliği arasındaki farktır. Bir tür içindeki gamet türlerinin çokluğu, halen bir cinsel üreme biçimi olarak düşünülür. Bununla birlikte, 2000 yılına kadar kaydedilen 1,5 milyondan fazla canlı türünün çoklu hücresel hayvanlarda hiçbir üçüncü cinsiyet hücresi - ve bu nedenle üçüncü bir cinsiyet yok- ortaya çıkmadı. Cinsel üremenin, neden sadece ikili gamet sistemine sahip olduğu henüz bilinmiyor. Tanımların sınırlarını zorlayan birkaç nadir tür, cinsel gelişimin mekanizmaları üzerine ışık tutacak aktif araştırma konusudur. Örneğin, en zehirli böcek, hasatçı karınca Pogonomyrmex, iki çeşit dişiye ve iki çeşit erkeğe sahiptir. Bir hipotez, türlerin yakından ilişkili birbirine yakın iki türden evrimleştiği bir melez olduğu yönündedir.

Fosil kayıtlarına göre, cinsel üreme en az bir milyar yıl boyunca gerçekleşmektedir. Bununla birlikte, cinslerin ilk evriminin nedeni ve bugüne kadar yaşatılmasının nedeni hala tartışma konusu olup, bu konu hakkında pek çok teori vardır. Cinsel üreme yeteneği çok kez çeşitli türlerde bağımsız olarak evrimleşmiş olduğu görülmektedir. Özellikle Fungi Imperfecti (yaşam döngüsünün cinsel üreme aşamasında bulunmayan mantar türleridir) arasında kaybolduğu durumlar da vardır. Kara yüzgeçli köpekbalığı (Carcharhinus limbatus), yassı kurt (Dugesia tigrina) ve diğer bazı türler, çeşitli koşullara bağlı olarak cinsel ya da eşeysiz olarak çoğalabilirler.

Cinsiyet taksonomisi

Aşağıdaki sistematik cinsiyet sınıflandırması, tıp literatüründe incelenen ve rapor edilen farklılıkların çeşitlerini göstermektedir. Bu, insan yaşam döngüsünde kabaca kronolojik sırayla biyolojik ve sosyal gelişme içine yerleştirilir. Daha önceki aşamalar şunlardır: Birincisi, daha saf biyolojiktir ve ikincisi daha baskın bir şekilde toplumsaldır. Bunun nedenin, kromozomdan gonadlara, gonadlardan hormonlara kadar işlediği bilinmektedir. Ayrıca, bu konu beyin yapısından toplumsal cinsiyet kimliğine kadar önemlidir. Bununla birlikte, erotik tercihi (sosyal) açıklayan beynin yapısı ve çalışması (biyolojik), devam etmekte olan araştırmanın bir alandır. Bazı alanlardaki terimler, bilgi arttıkça oldukça hızlı değişir.

Kromozomlar:

46, XX (genetik kadın); 46, XY (genetik erkek); 45, X (Turner sendromu); 47, XXY (Klinefelter sendromu); 47, XYY (XYY sendromu); 47, XXX (XXX sendromu); 48, XXYY (XXYY sendromu); 46, XX / XY mozaik; Diğer mozaik;

Gonadlar: (eşeysel bezler: gamet üreten organ; testis veya yumurtalık):

Testisler ve yumurtalıklar; Yumurtalık ve testiküler dokular, aynı gonad (gerçek hermafroditizm), ovotestes veya diğer gonadal disgenezisde bulunmamaktadır;

Hormonlar:

Androjenler (testosteron, dihidrotestosteron, vb. dahil), östrojen (östradiol, estriol dahil), antiandrojenler, progestojenler ve diğerleri;

Birincil cinsel özellikler:

Cinsel organlar (genital gelişim);

İkincil cinsel özellikler:

Dimorfik (iki şekilli) fiziksel özellikler, birincil özellikler (gövde tüyleri, göğüs gelişimi) dışında; cinsiyet hormonlarının düzenleyici etkilerine bağlı beyin yapısındaki belli değişiklikler;

Cinsel kimlik:

Kişinin kendisini; erkek, kadın veya cinsiyete uygun olmadığını hissetmesi;

Cinsiyet rolü:

İki ana cinsiyetten herhangi birinin beklentileri ile sosyal uygunluk;

Erotik tercih:

Jinfili, androfil, biseksüellik, aseksüellik ve çeşitli parafiller;

Cinsel dimorfizm

Cinsel üreme hücresel düzeyde tanımlansa da, cinsel üremenin başlıca özellikleri, gamet hücreleri kendi yapıları içinde çalışır. Özellikle gametler, DNA adı verilen çok uzun molekülleri taşırlar; biyolojik çoğalma süreçleri, bir talimat kitabı gibi okunabilir. Aslında, genellikle bu kitapların çoğuna kromozomlar denir. İnsan gametlerinde genellikle 23 kromozom vardır, bunların 22'si her iki cinsiyette de ortaktır. İki insan gametindeki nihai kromozomlar, cinsiyet belirlemedeki rollerinden dolayı cinsiyet kromozomları olarak adlandırılır. Ova (kadın üreme hücresi: yumurtacıklar), daima aynı cinsiyet kromozomuna X işareti verir. Spermatozoa'nın yaklaşık yarısında aynı X kromozomu vardır, geri kalanlarının Y kromozomu vardır. Döllenmede gametler, genellikle 46 kromozoma sahip bir hücre meydana getirirken, spermlerin X veya Y kromozomu taşıyıp taşımadıklarına bağlı olarak XX dişi veya XY erkektir. Diğer olasılıkların bazıları yukarıda listelenmiştir.

İnsan XY sistemi sadece cinsiyet tayini sistemi değildir. Kuşların tipik olarak ters, ZW sistemi vardır, erkek ZZ ve dişiler ZW'dir. Erkek veya dişi kuşların yavruların cinsiyetini etkileyip etkilemediği, tüm türler tarafından bilinmemektedir. Birkaç kelebek türünde dişi ana cinsiyet tayini bilinmektedir.

Platypus (Avustralya'ya mahsus gagalı memeli bir hayvan), karmaşık bir hibrid (iki farklı hayvanın veya bitkinin birleşmesinden ortaya çıkan yeni tür) sisteme sahiptir, erkekte on cinsiyet kromozomu vardır, X yarısı ve Y yarısıdır.

Cinsiyet Çalışmaları

Cinsiyet araştırmaları, toplumsal cinsiyet, cinsiyet kimliği ve toplumsal cinsiyete dayalı temsilcilik alanlarında disiplinlerarası çalışma ve akademik alanlar içeren bir alandır. Bu alan, kadın çalışmaları (kadınlar, kadınlık, cinsiyet rolleri ve siyaseti, feminizm ile ilgili), erkek çalışmaları (erkeklik, erkekler, cinsiyet rolleri ve siyaset) ve LGBT (lezbiyen, gey, biseksüel ve transseksüel) çalışmaları içerir. Bazen cinsiyet araştırmaları, cinsellik çalışması ile birlikte sunulmuştur. Bu disiplinler, edebiyat ve dil, tarih, siyaset bilimi, sosyoloji, antropoloji, sinema ve medya çalışmaları, insan gelişimi, hukuk ve tıp alanlarında cinsiyet ve cinsellik üzerine çalışmaktadır. Ayrıca ırk, etnisite (ortak bir ulusal veya kültürel geleneğe sahip bir toplumsal gruba ait olgu veya durum), konum, milliyet ve sakatlığı analiz etmektedir.

Genel Çalışmalar

Genler

Kromozomlar kitaplara, daha ayrıntılı seviyelerde incelenen kitaplara da benzetilmiştir. Bunlar genler adı verilen cümleler içerirler. Aslında, bu cümlelerin birçoğu birden fazla tür için ortaktır. Bazen bunlar aynı sırayla düzenlenirler. Diğer zamanlarda da türler geliştikçe düzenlenmiş; silinmiş, kopyalanmış, değiştirilmiş, taşınmış hatta başka bir kitaba yerleştirilmişti. Genler, biyolojik süreçleri anlamanın önemli bir parçasıdır. Çünkü bunlar, hücre kimyası üzerindeki etkisi ölçülebilen, proteinler adı verilen, gözlemlenebilir nesnelerle, kromozomların dışında bulunurlar. Bazı durumlarda, genler göz rengi gibi çıplak gözle görülen farklar ile doğrudan bağlantılı olabilir. Bu farklılıklardan bazıları tüylü kulaklar gibi cinslere özgüdür. Tüylü kulak geni, yalnızca erkeklerin tüylü kulaklarına neden eğilimli olduğunu açıklayan Y kromozomunda bulunabilir. Bununla birlikte, bir kromozom üzerinde cinsiyete bağlı genler ifade edilebilir ve söz edilir. Örneğin, "eğer bir erkek bedeni varsa bir X kromozomu vardır, aksi takdirde yoktur." Aynı ilke, neredeyse tüm genlerini paylaşmasına rağmen, neden şempanzelerin ve insanın birbirinden farklı olduğunu açıklamaktadır.

Genetiğin incelenmesi özellikle disiplinler arasıdır. Hemen hemen her biyoloji bilimi ile ilgilidir. Moleküler düzey bilimleri tarafından ayrıntılı olarak araştırılmakta ve kendisi evrim teorisi gibi üst düzey soyutlamalara ayrıntılar katkıda bulunmaktadır.

Beyin

Erkeklerin kadınlara oranla %8-10 daha büyük bir beyne sahip olduğu bilinmektedir. Bununla birlikte, işlevsel olarak amaca uygun olan, bileşimdeki ve kablolamadaki farklılıklardır. New Mexico ve California (Irvine) Üniversitelerindeki Richard J. Haier ve meslektaşları, beyin haritasını kullanarak, erkeklerin genel zeka ile ilgili olarak kadınlardan daha fazla zekaya sahip olduğunu ve zekaya ilişkin daha fazla beyin dokusunun kadınlarda erkeklerinkinden daha fazla olduğunu keşfettiler. Zeka ve beyin dokusu arasındaki oran; erkeklerde kadınlara oranla %4 daha yüksektir.

Gri cevher (zeka), bilginin işlenmesi için kullanılmakta olup beyaz cevher (beyin dokusu), işleme merkezleri arasındaki bağlantıları oluşturur. Diğer farklılıklar ölçülebilir ancak daha az belirgindir. Bu farklılıkların çoğu hormonal aktivite ile üretilir. Sonuçta, Y kromozomundan ve cinsel farklılıktan türetilmiştir. Bununla birlikte, doğrudan gen etkinliğinden ortaya çıkan farklılıklar da gözlemlenmiştir.

Nicel gerçek zamanlı PCR ile beyin dokusunda ifade seviyelerinde bir cinsel dimorfizm (bir türün erkek ve dişi eşeyleri arasında vücut boyutu ve şekli, renk veya desen bakımından farklılıklar görülmesi) gözlemlendi. Kadınlar PCDH11X transkriptlerinin bolluğunda 2 misli fazla bir miktara sahiptir. Bu bulgular insan beynindeki cinsel dimorfik özelliklerle ilişkilidir. İlginç bir şekilde, PCDH11X / Y gen çiftleri Homo Sapiens'e (modern insanın ait olduğu primat türü) benzemektedir. Çünkü, X-bağlantılı gen insan şempanze soylarının bölünmesinden sonra Y kromozomuna aktarılmıştır.

Ayrıca, beyin işlemenin dış ortama tepki verdiği de kanıtlanmıştır. Öğrenme, hem fikirler hem de davranışlar, beyin süreçlerinde kodlanmış gibi görünür. Ayrıca, basitleştirilmiş bazı durumlarda, bu kodlama, erkeklerin ve kadınların beyinlerinde farklı şekillerdedir. Ancak, bazı açılardan denk olarak çalışıyor gibi görünmektedir. Örneğin, hem kadınlar hem erkekler dil öğrenirler ve kullanırlar. Bununla birlikte, biyo-kimyasal olarak, öğrendiklerini farklı işledikleri görülür. Kadın ve erkeklerin dil kullanımındaki farklılıklar, muhtemelen biyolojik tercihlerin, yeteneklerin ve öğrenilen kalıpların yansımalarıdır.

Beyin yapısını, biyolojik (ve diğer) nedenleri ve davranışsal (ve diğer) sonuçlarını inceleyen başlıca alanlardan ikisi; beyin nörolojisi ve biyolojik psikolojidir. Bilişsel bilim dalı, beyin araştırması alanında önemli bir disiplindir.

Toplum ve davranışlar

Daha karmaşık insan davranışlarının çoğu, doğuştan gelen ve çevresel olan faktörlerden etkilenir. Bu davranışlara genler, yüz ifadesi, vücut yapısı, diyet ve toplumsal baskılar yoluyla olan her şey dahildir. Davranışsal psikolojide geniş bir araştırma alanı; genetik, gen düzenlemesi, gıdaya ile vitaminlere erişim, kültür, cinsiyet, hormonlar, fiziksel ve sosyal gelişim ile fiziksel ve sosyal ortam gibi çeşitli muhtemel önceliklerle davranış arasındaki korelasyonları keşfetme çabasıyla ortamları kanıtlar.

Sosyolojide temel bir araştırma alanı, bir grubun veya kişinin davranışının diğer grupların veya kişilerin davranışlarını nasıl etkilediği ile ilgilidir. 20. yüzyılın sonlarından başlayarak, feminist hareket; sosyolojide özellikle de cinsiyet ve kuramlarla ilgili geniş çaplı bir çalışma yapmış ancak, bu çalışmalarla sınırlı kalmamıştır.

Toplum teorisyenleri, cinsiyetin biyolojik cins ve cinsellik ile ilgili özelliğini belirlemeye çalışmışlardır. Bunun sonucu olarak da kültürel olarak yerleşmiş belirli bir biyolojik cinsin kategorik cinsiyet içindeki dağılımını simgeleyen değiştirilebilir tanımlamalar haline gelmiştir. İkinci dalga feminist bakış açısı; cinsiyetin, sosyal açıdan kurgulanmış ve tüm toplumlarda hegemonik olduğu yönündedir. Ayrıca, bu bakış açısı bazı edebi teorik çevrelerde halen geçerli olup Kira Hall ve Mary Bucholtz, 2008 yılına kadar yeni perspektifler yayınlanmıştır.

Çağdaş toplumsallaşma teorisi, bir çocuk ilk doğduğunda biyolojik olarak cinsi olduğunu ancak toplumsal cinsiyeti taşımadığı fikrini önermektedir. Çocuk büyüdükçe, "... toplum, çocuğu kültürel açıdan spesifik bir cinsiyete ait olarak sosyalleştirerek, bir cinsin veya diğer uygun davranışların bir dizi reçetesini, şablonunu veya modelini sunar." Çocuğun, sosyalleşmesi, cinsiyetleri ile bireyin eğitim, çalışma, aile, cinsellik, üreme, yetki imkânlarını şekillendirmesini kabul etmesi, kültür ve bilginin üretimi üzerinde etkili olması için büyük bir teşvik vardır. Bu belirtilen rolleri yerine getirmeyen yetişkinler, bu açıdan sapkın ve uygun olmayan şekilde sosyalleşmiş olarak algılanmaktadır.

Bazıları, cinsiyetin kültürel imgelerini sürekli icat eden ve üreten toplumsal örgütler yoluyla cinsiyete ayrımcı bir şekilde ikiye bölünmüş olarak inanmaktadır. Joan Acker, cinsiyetin en az beş farklı etkileşimli sosyal süreçte ortaya çıktığına inanmaktadır:

  • Cinsiyet sınırları boyunca, işgücü, iktidar, aile ve devlet tarafından üretilen bölümlerin meydana gelmesi, fiziksel alanlarda davranışlara ve konumlara bile izin vermiştir.
  • Dil, düşünce tarzı, kılık kıyafet ve basın gibi sembolleri ve imajları açıklamak, ifade etmek, güçlendirmek veya bazen buna karşı koymak için yapılır. 
  • Erkeklerle kadınlar arasındaki etkileşimler; kadınlar ile kadınlar ve erkekler ile erkekler arasında herhangi bir şekilde üstünlük ve teslimiyeti gerektirir. Örneğin konuşma kuramcıları; sıradan konuşma akışındaki kesintilerde, dönüşlerde ve konunun ayarlanmasında, cinsiyet eşitsizliğinin nasıl yeniden oluştuğunu inceledi.  
  • Yukarıdaki üç işlemin, bireysel kimliğin cinsiyete bağlı bileşenlerini üretme yollarıdır. Yani, cinsiyete kavuşmuş bir benlik imajını yaratma ve bunları sürdürme biçimidir.  
  • Cinsiyet, toplumsal yapıları oluşturma ve kavramsallaştırma süreçlerinde, esas olarak rol almaktadır. 

Bir Foucault dili merceğiyle cinsiyete baktığımızda, cinsiyet, toplumsal iktidar bölüşümü için bir araca dönüştürüldü. Cinsiyet farkı, yalnızca kadın ve erkek olduğu varsayılanlar arasında yapılan ayrımların uygulanması ve kadınlıkla ilgili belirli cinsiyete dayalı özelliklerin atfedilmesi yoluyla erkekliğin egemenliğine izin verilmesi için kullanılan bir toplum yapısıdır. Erkeklerin ve kadınların birbirlerinden veya her şeyden daha farklı oldukları fikri, doğadan başka bir şeyden gelmelidir... Doğal farklılıkların bir ifadesi olmaktan çok, yalnızca cinsel kimlik, doğal benzerliklerin bastırılmasıdır.

Cinsiyet sözleşmeleri, erkeksi ve kadınsı özellikleri temel bir biyolojik cinsle ilişkilendirmede büyük bir rol oynamaktadır. Sosyo-kültürel kodlar ve sözleşmeler, toplumun işlev gördüğü kurallar ve hem bir toplumun oluşturulması hem de bu oluşumun unsuru olan özellikler, cinsiyete özgü özelliklerin dağılımını belirler. Bu özellikler, hegemonik cinsiyet farkı yaratmanın temellerini oluşturmaktadır. O halde cinsiyet, toplumsal normların kazanılması ve içselleştirilmesi olarak kabul edilebilir. Bireyler, bu nedenle toplulukların aileler, devlet ve medya gibi kurumlar arasında sergilenen kabul edilebilir cinsiyet özelliklerine ilişkin beklentilerini aldıklarından sosyalleştiler. Böylesi bir cinsiyet kavramı, bir kişinin benlik veya kimlik duygusu içinde doğal bir hale gelir ve böylece cinsiyeti belirlenmiş bir vücuda toplumsal cinsiyet eşitliği getirir.

İnsanın cinsiyetten ziyade cinsiyet ayrımcılığı konusunda sahip olduğu anlayış, Judith Butler'ın toplumsal cinsiyet eşitliği teorileri ile çakışmaktadır. Butler, cinsiyetin, birinin varlığının ifadesi olmadığını, aksine, birinin yaptığı bir ifade olduğunu savunmaktadır. Bu durumda, cinsiyet tekrarlayan bir tavır içinde hareket ederse, aslında toplumsal bilinç içinde kendisini yeniden yaratarak etkin bir şekilde yerleşir. Erkek ve kadın cinsiyet rollerine çağdaş sosyolojik referans olarak, tekiller yerine çoğulculuk ve erkeksi özellikler kullanır ve hem kültürler hem de çevreler arasında çeşitlilik öne sürer.

Cinsiyetin sosyolojik ve popüler tanımları arasındaki fark, farklı bir ikileme zemin hazırlar. Örneğin, "toplumsal roller: kadın-erkek" arasındaki sosyolojik yaklaşım, bir erkek CEO (heteroseksüel ya da homoseksüel olduğu gerçeğini göz ardı ederek) ile iş yerinde kadın işçiler arasındaki (ekonomik / güç) konumdaki fark üzerine odaklanmaktadır (bunların eşcinsel olup ya da olmadıkları göz ardı edilmiştir). Bununla birlikte, popüler cinsel kendini kavrama yaklaşımı (benlik kavramı: eşcinsele karşı eşcinsel olmayan), eşcinsel olmayanlarla karşılaştırıldığında eşcinsel olanların / olmayanların farklı benlik kavramlarına ve sosyal görüşlerine odaklanır (her kategorideki kadın ve erkek gruplar arasındaki ekonomik ve iktidar konumlarından çok farklı olabileceğini göz ardı ederek). Bu durumda, tarihsel feminist sosyoloji ile çağdaş homoseksüel sosyoloji arasında cinsiyetin tanımı ve yaklaşımları ile ilgili bir gerginlik vardır.

Hukuki durum

Kişinin cinsiyeti erkek ya da kadın olarak yasal önem taşımaktadır. Cinsler, hükümet belgelerinde gösterilir ve yasaların erkekler ve kadınlar için farklı şekilde yararları vardır. Birçok emeklilik sistemi, erkek veya kadın için farklı emeklilik yaşlarına sahiptir. Evlilik, genellikle karşı cinsten olan çiftler için geçerlidir. Bazı ülkelerde ve bazı yargı bölgelerinde aynı cinsten olan çiftler için oluşturulmuş evlilik yasaları vardır.

Ardından soru, yasal olarak birinin kadın olarak mı yoksa erkek olarak mı belirlediği hususunda ortaya çıkar. Çoğu durumda bu apaçık görülebilir. Ancak, mesele intereks veya transgender (kişinin cinsiyet kimliği ile atanmış olan cinsinin uyumlu olmaması durumu) insanlar için karmaşıktır. Farklı yargı alanları bu soruya farklı cevaplar vermiştir. Cinsiyetler arası ayrımın, doğumda yapılan cinsiyet tayininin daha fazla araştırmada biyolojik olarak hatalı olduğunu teknik olarak belirlendiğinde, hemen hemen bütün ülkeler, yasal cinsiyet statüsünde değişikliğe izin verir. Ancak, bu durumun kendiliğinden bir değişiklik olmadığı anlamına gelir. Daha doğrusu, var olduğu düşünülen ancak doğuştan bilinmeyen bir statünün tanınmasıdır. Gitgide yargı yetkileri, trans bireylerin yasal cinsiyet değişiklikleri için bir prosedür de sağlar.

Cinsiyet tayini, belirli bir vakada genital olarak cinsin belirleyici olmayabileceğine dair endikasyonlar olduğunda, normalde tek bir tanımla değil, kromozomlar ve gonadlar da dahil olmak üzere şartların bir kombinasyonu ile tanımlanır. Bu nedenle, örneğin birçok ülkede XY kromozomlarına sahip bir kadının kadın gonadları ancak doğumda kadın olarak tanınabilir. 

Özellikle transeksüel insanlar için, yasal olarak cinsiyet değiştirme olanağı, aynı kişinin yasalarının farklı alanlarının amaçları doğrultusunda farklı cinsiyetlere sahip olduğu bazı ülkelerdeki olguları ortaya çıkarmıştır. Örneğin, Avustralya'da Re Kevin kararlarından önce, transseksüel insanlar kanunların pek çok alanı altında, sosyal güvenlik yasası dahil olmak üzere, tanımladıkları cinsiyetlere sahip oldukları kabul edilebilir. Ancak, evlilik yasaları için geçerli değildir. Bu nedenle, bir süre için, bir kişinin Avustralya yasalarına göre iki farklı cinsiyet kazanması mümkün olmuştur.

Aynı kişi için federal sistemlerde; eyalet yasasında bir cinsiyet, federal yasada farklı bir cinsiyet olması da mümkündür.

Üçüncü veya ikili olmayan cinsiyet

Üçüncü bir cinsiyet veya üçüncü cins, bireylerin kendileri tarafından ya da toplum tarafından ne erkek ne de kadın olarak sınıflandırıldığı bir kavramdır. Aynı zamanda, bu toplumlarda üç veya daha fazla cinsiyeti tanıyan bir sosyal kategoriyi açıklar. Bir çok batı dışı kültürde bulunan bu kültürün "erkek" ve "kadın" olmak üzere iki ana rolünden farklı olan "üçüncü", "dördüncü" ve "bazı" cinsiyet rolleri kavramları, ana akım batı kültürüne göre biraz daha yeni ve bazılarının geleneksel batı kavramsal düşüncesinde anlamak zor olabilir. 

Bazı ülkeler şimdi üçüncü cinsiyetleri veya çift olmayan cinsiyetleri tanımaktadırlar. Hukuken belirsiz cinsiyete sahip olduğu bilinen ilk kişi (yani yasal açıdan ne erkek, ne de kadın) Ocak 2003'te durumu rapor edilen Avustralya'dan AlexMacFarlane'dir. 

İnterseks insanlar

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği bünyesinde doğan insanlar arası insanlar için, erkek ya da bayan organların tipik ikili görüşlerine uymuyor, kimlik belgesinin herhangi bir biçimine toplumsal cinsiyet göstergesi ile erişim sorunu olabilir. Diğer intereks bireyler için, erkek veya kadın, atanan diğer kişilerle aynı haklara sahip olma konusunda sorunları olabilir. Diğer intereks insanlar, ikili olmayan cinsiyet onaylamayı isteyebilir.

Cinsiyet ve toplum

Diller ve cinsiyet

Doğal diller genellikle cinsiyet ayrımı yapar. Bunlar, erkeklerle kadınlar arasındaki çeşitli gerçek veya algılanan farklılıklar ile benzerlikler tarafından, neredeyse umursamaz şekilde ilişkilendirilmiş olabilirler. Bazı dilbilgisi kuralları, cinsiyet sisteminindeki erkeksi-kadınsı ayrımı aşar veya yok sayar.

Birçok dilde, erkekler ve kadınlar için oransız olarak kullanılan terimler bulunur. Mevcut dili erkekler lehine önyargılı tutabileceğinden endişe duyan yakın geçmişteki bazı yazarlar, İngilizce ve diğer dillerde cinsiyetten bağımsız bir sözcük dağarcığı kullanmak için iddia etmeye yöneltti.

Çeşitli diller, farklı derecelerde, erkekler ve kadınlar tarafından farklı kelime dağarcığının kullanılmasını onaylamaktadır. Örneğin, sözlü Japonca cinsiyet farklılıklarına bakın. En eski belgelenmiş dil olan Sümer dili, yalnızca kadın konuşmacılar tarafından kullanılan ayırt edici bir alt dil kullanıldığını kaydeder. Tersine, birçok yerli Avustralya dili, kayınvalidelerinin huzurunda erkekler tarafından kullanılan sınırlı bir sözlüğü olan ayırt edici kayıtlara sahiptir. Aynı zamanda, pek çok işaret dili, cinsiyete göre ayrılmış yatılı okullardan (İrlandalı işaret dili gibi) dolayı cinsiyete dayalı bir ayrım yapmaktadır.

Farsça veya Macarca gibi çeşitli diller toplumsal cinsiyete dayalı değildir. Farsçada, aynı kelime, erkeklere ve kadınlara atıfta bulunur. Fiiller, sıfatlar ve isimler cinsiyete bağlı değildir.

Dilbilgisel cinsiyet, her ismin genellikle onun anlamıyla doğrudan ilişkisi olan bir cinsiyete atandığı bazı dillerin bir özelliğidir. Örneğin, "kız" kelimesi, İspanyolca'da muchacha (dilbilgisi olarak kadınsı), Almanca'da Mädchen (dilbilgisel olarak kısır) ve İrlandaca'da (dilbilgisel olarak erkeksi olan) cailín'dir.

"Dilbilgisel cinsiyet" terimi genellikle daha karmaşık olan isim sınıf sistemlerine uygulanır. Bu uygulama, özellikle isim sınıf sisteminin, erkeksi ve kadınsı olmasının yanı sıra, canlandırıcı, yenilebilir, üretilmiş gibi bazı diğer cinsiyet dışı özellikleri içeriyor olması durumunda da geçerlidir. İkincisinin bir örneği Dyirbal dili içerisinde bulunur. Diğer cinsiyet sistemi erkeksi ve kadınsı ayrımı yapılmadan varolmaktadır. Örnekler arasında, Ojibwe, Bask ve Hitit için ortak olan canlı ve cansız şeylerin arasında bir ayırım, ve Dravid dilleri ve Sümer'de bulunan insanlar (ister insan ister ilahi olsun) ile diğer her şeyi birbirinden ayıran sistemleri içerir.

Birçok dilde Navajo veya Ojibwe gibi üç veya daha fazla cinsiyetin bulunduğu insanlara atıfta bulunmak için farklı yollar kullanılır.

Bilim ve cinsiyet

Tarihsel olarak bilim, kadınların katılmak için önemli engellerle karşı karşıya kaldığı erkeksi bir arayış olarak tasvir edilmiştir. Üniversiteler 19. yüzyılda kadınları kabul etmeye başladıktan sonra bile, kadınlar hâlâ ev bilimi, hemşirelik ve çocuk psikolojisi gibi belirli bilim dallarına yönlendiriliyordu. Kadınlara genellikle sıkıcı, düşük ücretli işler verilmiş ve kariyer gelişimi için fırsatlar verilmemiştir. Bu durum çoğunlukla, kadınların yaratıcılık, liderlik veya zekadan ziyade yoğunlaşmadan, sabırdan ve beceriden yoksun olan işlere daha uygun oldukları basmakalıp sözlerle haklı çıkarıldı. Bu basmakalıp sözler modern zamanlarda ortadan kaldırılmış olsa da, kadınlar hala fizik gibi saygın "zor bilimler" alanlarda yeterince temsil edilmemekte ve yüksek rütbeli pozisyonlara sahip olma ihtimalleri daha düşük olmaktadır.

Dinler ve cinsiyet

Bu konu, Tanrı'nın cinsiyeti ve insanların cinsiyeti, rolleri ve hakları (örneğin, kadınların koordinasyonu, cinsiyet ayrımı, cinsiyet eşitliği, evlilik, kürtaj, eşcinsellik gibi liderlik rolleri) ve tanrıların yaratılması efsaneleri gibi iç ve dış dini konular içermektedir.

Kilise Araştırma Enstitüsü'nden Kati Niemelä'ya göre, kadınlar evrensel olarak erkeklerden daha dindardır. Cinsiyete dayalı dini farklılığın biyolojik farklılıklardan kaynaklandığını düşünmektedirler. Örneğin, genellikle hayatta güvenlik arayan insanlar, daha dindardırlar. Her ne kadar dini fanatizm erkeklerde kadınlardan daha sık görülsede, erkekler kadınlara göre daha fazla risk almayı düşünürler ve daha az dindardırlar. 

Taoculukta, yin ve yang sırasıyla kadınsı ve erkeksi olarak kabul edilir. Taijitu ve Zhou dönemi kavramı, aile ve cinsiyet ilişkilerine girmektedir. Yin kadın, yang erkektir. Bir bütün olarak iki parçaya uyarlar. Erkek ilkesi güneş ile eşitlenmiş; aktif, aydınlık ve parlar. Kadın ilkesi aya karşılık gelir; pasif, gölgeli ve yansıtıcıdır. Erkek tokluğu, kadın nazikliği, erkek eylemi ve inisiyatif ile kadın dayanıklılığı ve tamamlanma ihtiyacı ve kadın destekçiliğiyle erkek liderliği ile dengelenmiştir.

Yahudilikte, Tanrı geleneksel olarak erkek olarak tanımlanır. Ancak, Kabala'nın mistik geleneğinde Shekhinah, Tanrı'nın özünün kadınsı yönünü temsil eder. Bununla birlikte, Yahudilik geleneksel olarak Tanrı'nın tamamen bedensel olmadığını, dolayısıyla erkek ya da kadın olmadığını kabul eder. Buna rağmen, Tanrı'nın cinsiyetine ilişkin kavramlar, Yahudiliğin geleneksel cinsiyet rollerini izleyen bireylere güçlü bir vurgu yaparken, birçok Yahudilik mezhebi, daha eşitlikçi olmak için çaba göstermektedir. Ayrıca, geleneksel Yahudi kültürü, altı cinsiyet bulunduğunu belirtmektedir.

Hristiyanlıkta Tanrı geleneksel olarak erkeksi terimlerle tanımlanmış ve Kilise tarihsel olarak kadınsı terimlerle tanımlanmıştır. Öte yandan, birçok kilisedeki Hristiyan teoloji; Tanrı'nın kullandığı erkeksi imgeler (Baba, Kral, Oğul, Tanrı) ile imtiyazlarını ifade eden gerçekliği birbirinden ayırır, Imago Dei doktrini aracılığıyla görülebilen, her iki cinsiyetin tüm erdemlerini mükemmel bir şekilde bünyesinde barındırır. Yeni Vasiyetname’de, İsa birkaç kere erkeksi zamiri ile, yani Yuhanna15:26 ile diğer ayetler arasında bahseder. Dolayısıyla, Baba, Oğul ve Kutsal Ruh (yani Üçlü) tümüyle erkeksi zamirden bahseder. Gerçi Hristiyan Üçlü Tanrı'nın tam anlamıyla erkek olduğu iddia edilmektedir.

Hinduizmde;

Hindu Tanrı Şiva'sının birkaç şeklinden biri, Ardhanarishwar (kelimenin tam anlamıyla yarım bayan Tanrı)'dır. Burada Shiva kendini gösterir, böylece sol yarısı kadın, sağ yarısı erkektir. Sol, Tanrıça Parvati (aksi halde onun eşi) şeklinde Shakti'yi (enerji, güç) ve sağ yarısı Shiva şeklinde temsil eder. Parvati, Kama için uyarılma nedeniyken (arzuları), Shiva katildir. Shiva, Parvati'nin gücüyle doludur ve Parvati, Shiva'nın gücüyle doludur.

Taştan heykeller, yarı erkek ve yarı kadın Tanrı'yı temsil ediyor gibi görünse de, gerçek simgesel temsil, bir bütün olan Shiva ve hepsinin aynı anda Shakti olduğu bir varlıktır. Sadece bir açıdan Shakti ve diğerinden sadece Shiva'nın 3 boyutlu bir gösterimidir. Shiva ve Shakti, aynı şekilde, Jnana (bilgi) ve Kriya (faaliyet) ortaklıklarını temsil ederler.

Hindu düşüncesinde ikili olmayan felsefenin kurucusu olan Adi Shankaracharya, onun Saundaryalaharisinde şöyle yazıyor: "Shundeahahahari" . Yani, "Shivah Shaktayaa yukto yadi bhavati shaktah prabhavitum na che devum devona khalu kushalah spanditam api." Yalnızca Shiva, Shakti ile birleşerek, Evrenin Lordu olma özelliğini kazanır. Shakti yokluğunda, harekete geçmek bile mümkün değildir. Aslında, "Şiva" terimi "ölü cesedi ima eden" "Şhva" ya aittir. Sadece doğasında olan sapkınlıkla Shiva gerçek doğasını anlar. 

Bu mitoloji her insan kendi içinden hem cinsiyetten ziyade güçler olan kadın ve erkek bileşenlerini taşır ve hem yaratıcı hem de imha edici, güçlü ve yumuşak, proaktif ve pasivet arasındaki uyumu antik Hinduizm'de doğal görüşlerini yansıtmaktadır. Gerçek bir insandır. Bu düşünce, yalnız cinsiyet eşitliğini gerektirir; erkek ve kadın arasındaki maddi ayrımı tamamen ortadan kaldırır. Bu eski Hindistan'da eşcinsellik, biseksüellik, androjin, çoklu seks ortakları ve yaygın mesleki sosyal çerçevelerde kabul gören Khajuraho tapınakları gibi sanat eserlerinde cinsel zevklerin açık temsilini bulunmasını açıklayabilir.

Bir dizi Kuzey Amerika Yerli kültüründe, insan-dışı / kadın olmayan bireyler bazen o ulusun dini yapıları içinde belirli roller üstlenirler. Bunlar Lakota wíŋkte, Navajo nadleehí, Anishinaabe niizh manidoowag ve daha bunun gibi yüzlerce olabilir. Son zamanlarda, Kuzey Amerikalı Yerli Amerikalılar ve Birleşmiş Milletler, kültürler arası farklı cinsiyetlerin mozaiklerini ifade etmek için "İki Ruh" terimini kabul ettiler.

Yoksulluk ve cinsiyet

Cinsiyet eşitsizliği, yoksullukla mücadele eden kadınlarda en yaygın olanıdır. Birçok kadın evin tüm sorumluluğunu üstlenmeli, aileye bakmalıdırlar. Çoğunlukla bu, toprak ıslahı, tahıl öğütme, su taşıma ve pişirme gibi görevleri kapsamaktadır. Ayrıca, kadınların cinsiyet ayrımcılığı yüzünden düşük gelir elde etme olasılığı daha yüksektir. Çünkü, erkekler daha yüksek ücret almaya, daha fazla fırsat bulmaya ve daha sonra genel olarak daha fazla siyasi ve sosyal sermayeye sahip olma ihtimali daha yüksektir. Dünya kadınlarının yaklaşık %75'i, dengesiz işlere sahip oldukları için banka kredilerinde yetki alma ve kredi hakkı kazanmaları pek mümkün olmamaktadır. Bu durum, dünya nüfusunda pek çok kadın olduğunu ancak, sadece birkaçının dünyanın servetini temsil ettiğini göstermektedir. Birçok ülkede, Nena Stoiljkoviç'in D + C Kalkınma ve İşbirliği'nde belirttiği gibi, finans sektörü ekonomide önemli bir rol oynasa da büyük ölçüde kadınları ihmal etmektedir. 1978 yılında Diana M. Pearce, yoksulluk oranı yüksek olan kadınların sorunlarını tanımlamak için 'yoksulluğun dişileştirilmesi' terimini oluşturdu. Kadınlar, gelir dağılımında cinsiyet eşitsizlikleri, mülk sahipliği, kredi ve kazanılan gelir üzerindeki kontrol nedeniyle, kronik yoksulluğa daha açıktırlar. Kaynak tahsisi, genelde cinsiyete dayalı önlemleri alır ve devlet kurumlarıyla ilgili olarak daha üst düzeyde devam eder.

Cinsiyet ve Kalkınma (GAD), Toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin toplumsal ve ekonomik kalkınmayı iyileştirmemesinin çok büyük bir etkiye sahip olduğu ülkelere yardım vermek için bütüncül bir yaklaşımdır. Bu, kadınları güçlendirmek ve kadın-erkek arasındaki eşitsizlik seviyesini azaltmak için cinsiyet gelişim üzerine odaklanan bir programdır.

Transgender topluluğun en geniş ayrımcılık çalışması, 2013 yılında gerçekleştirildi. Bu araştırmada, transgender topluluğun cisgender (Transgender olmayan) insanlara göre aşırı yoksullukta (yılda 10.000 dolardan daha az gelir) dört kat fazla muhtemel olduğunu tespit ettiler.

Genel gerginlik teorisi

Genel gerginlik teorisine göre, araştırmalar, bireyler arasındaki cinsiyet farklılıklarının şiddetli patlamalara neden olabilecek öfkeye neden olabileceğini göstermektedir. Cinsiyet eşitsizliği ile ilgili bu şiddet eylemleri, şiddet içeren mahallelerin şiddet içermeyen mahallelere kıyasla ölçülebilmektedir. Bağımsız değişkenleri (mahalle şiddeti) ve bağımlı değişkenleri (bireysel şiddet) fark ederek cinsiyet rollerini analiz etmek mümkündür. Genel gerginlik teorisindeki zorlanma, olumlu bir uyaranın kaldırılması ve / veya birey içinde, içe yönelimli (depresyon / suçluluk) ya da dışa yönelimli (olumsuz) bir olumsuz etki yaratacak negatif bir uyarının ortaya çıkmasıdır (Öfke / hayal kırıklığı), ki bu bireyin kendilerini ya da çevrelerini suçlar. Araştırmalar, erkek ve kadınların bir gerginliğe öfke ile eşit derecede tepki vermesine rağmen, öfkenin kökeni ve bununla başa çıkma yöntemleri arasında büyük değişiklik göstermektedir. Erkeklerin, başkalarına verilen sıkıntıları başkalarına yükleme ve bu nedenle öfke duygularını dışa vurma olasılığı vardır. Kadınlar, tipik olarak kızgınlıklarını içselleştirir ve kendilerini suçlama eğilimindedir. Kadının içselleştirilmiş öfkesine, suçluluk duygusu, korku, kaygı ve depresyon eşlik eder. Kadınlar, öfkeyi kontrollerini bir şekilde kaybetmelerinin bir işareti olarak görür ve bu yüzden öfkenin başkalarına zarar vermesine ve / veya hasar ilişkilerine zarar verebileceğinden endişe ederler. Yelpazenin diğer ucunda, erkekler zarar verici ilişkilerle daha az ilgilidir ve öfkeyi erkekliklerini teyit etmek için bir araç olarak kullanmaya odaklanmıştır. Genel gerginlik teorisine göre, erkekler dışa vurulmuş öfke nedeniyle başkalarına yöneltilen agresif davranışa daha çok başvururken, kadınlar öfkelerini diğerlerinden ziyade kendilerine yönlendirirler.

Ekonomik gelişme

Cinsiyet ve özellikle kadınların rolü, uluslararası kalkınma konularında hayati önem taşır. Bu genellikle cinsiyet eşitliğine odaklanır, katılımı sağlar. Ancak, topluluk içindeki cinsiyetlerin farklı rolleri ve beklentileri hakkında bir anlayış içerir.

Modern zamanlarda cinsiyet ve gelişim üzerine yapılan çalışmalar, politikacılar, ekonomistler ve insan hakları aktivistlerini içeren geniş bir alan haline geldi. Cinsiyet ve Kalkınma, gelişmekte olan kadınlarla ilgili önceki teorilerin aksine, gelişimin ekonomik, siyasi ve sosyal konular da dahil olmak üzere cinsiyete olan etkileri hakkında daha geniş bir görüş içermektedir. Teori, kalkınmaya ve kadınlar üzerindeki etkilerine bütüncül bir yaklaşım getirir ve cinsiyet engelli kalkınma politikalarının kadınlar üzerindeki olumsuz etkilerini fark eder. 1970 yılı öncesinde, gelişimin erkekleri ve kadınları aynı şekilde etkilediğine ve kalkınma çalışmaları için cinsiyete dayalı bir perspektifin mevcut olmadığına inanılıyordu. Bununla birlikte, 1970'li yıllarda kalkınma teorisinde kadınları mevcut gelişme paradigmalarına dahil etmeye çalışan bir dönüşüm gördü.

Ester Boserup, Ekonomik Kalkınmada Kadın Rolü adlı kitabını yayınladığında, gelişimin kadınları ve erkekleri farklı şekilde etkilediğinin farkına vararak, kadınlar ve kalkınma konularında daha fazla odaklanmaya başladı. Boserup, kadınların modernleşme sürecinde geniş çapta modernize edildiğini ve büyüme, gelişme ve kalkınma politikalarının kadınları gerçekten daha da kötüleştirmekle tehdit ettiğini savundu. Boserup'un çalışması, kadın geliştirme uzmanlarının bir ağı olan Uluslararası Kalkınma Derneği'nin Washington DC Bölümü Kadın Komitesi tarafından hazırlanan Daha Geniş Bir Söylemin Başlangıcına (WID) dönüştürülmüştür. WID'in öncelikli hedefi, kadınların mevcut kalkınma girişimlerine dahil edilmesiydi. Çünkü, kadınların dışlanmış olduğu ve geliştirme yararları dışında tutulduğu iddia edildi. Bunu yaparken, WID yaklaşımı, kadınların eşit olmayan temsil ve katılımı konusundaki en büyük sorunun, erkek taraflı ve ataerkil gelişim politikaları olduğuna dikkat çekti. Kısacası, WID yaklaşımı, kadınların üretken ve üreme faaliyetlerini dikkate almayan ataerkilliği sorumlu tuttu. Aslında kadınlar ev işlerine bağlıydı, bu nedenle kalkınma programlarında neredeyse görünmezdi. Bununla birlikte, WID yaklaşımı, kadınların ekonomik marjinalleşmesinin kalkınma modelinin kendisiyle nasıl bağlantılı olduğunu gözardı etmekle eleştiri kazanmaya başladı.

Bazı feminist kadınlar gelişme için temel kavramın, WID yaklaşımlarının vurguladığı gibi, marjinalleşme yerine, yeni kapitalist güvensiz ve hiyerarşik iş yapıları biçimleri bağlamında boyun eğdirilmesi gerektiğini savundu. WID yaklaşımına karşı eleştiri yükselişi, Kadın ve Kalkınma (WAD) teorisinin ortaya çıkmasına yol açtı.

Bununla birlikte, tıpkı WID'in eleştirmenleri olduğu gibi, WAD da öyle yaptı. WAD eleştirmenleri, kadınlar ve erkekler arasındaki farklı güç ilişkilerini yeterince ele almayı başaramadığını ve üreme rolleri yerine kadınların üretkenliğini aşırı vurgulama eğiliminde olduklarını savundu. Ayrıca, erkeklerin WID ve WAD'da dışlanmasına yönelik artan eleştiriler, Cinsiyet ve Gelişim (GAD) adı verilen yeni bir teoriye yol açtı. GAD teorisyenleri, psikoloji, sosyoloji ve cinsiyet araştırmalarında geliştirilen, içgörülerden yola çıkarak, kadın sorunlarını cinsiyetlerine (yani erkeklerden biyolojik farklılıklarına) dayalı olarak anlamaktan, toplumsal cinse dayalı olarak (kadınlar ve erkekler arasındaki sosyal ilişkiler) sosyal yapıya ve bu ilişkide kadınlara sistematik olarak nasıl boyun eğdirildiklerini açıklamaktadır.

En temel GAD bakış açısı, üretimdeki toplumsal ilişkileri üremedeki toplumsal ilişkiler ile ilişkilendirir (toplumdaki farklı rol ve sorumluluklara kadınlar ve erkekler için neden ve nasıl atanır). Bu dinamiklerin sosyal, ekonomik ve politik teorilere nasıl yansıdığı, kurumların ve bu ilişkilerin kalkınma politikasının etkililiğinin nasıl etkilediğini incelemektedir. GAD savunucularına göre, kadınlar kalkınma yardımının pasif alıcıları değil, daha ziyade, kalkınma politikasının merkezi bir amacı olan güçlendirmenin etkin aracıları olarak atıfta bulunur. Çağdaş zamanlarda, kadının kalkınmadaki rolü ile ilgilenen literatür ve kurumların çoğu, Birleşmiş Milletlerin GAD yaklaşımını sistem ve kalkınma politikaları aracılığıyla yaygınlaştırma konusunda öncülük etmesiyle bir GAD perspektifini kapsar.

Yurtdışı Kalkınma Enstitüsündeki araştırmacılar, Milenyum Kalkınma Hedefleri konusundaki politika diyaloğunun, iktidar, yoksulluk, hassasiyet ve bakımın, cinsiyet dinamiklerinin tüm hedefleri birbirine bağladığını belirtti. Pekin, Mexico City, Kopenhag ve Nairobi'deki çeşitli Birleşmiş Milletler uluslararası kadın konferanslarının yanı sıra 2000 yılında Binyıl Kalkınma Hedefleri'nin geliştirilmesi, GAD yaklaşımını ve gelişimin bütüncül görüşlerini ele aldı. Birleşmiş Milletler Milenyum Deklarasyonu, 2000 yılında Birleşmiş Milletler Binyıl Zirvesinde imzalandı ve 2015 yılına kadar ulaşılması gereken sekiz hedef vardı. Bunlara ulaşmak zor olmasına rağmen hepsi izlenebildi. Bu sekiz hedef şunlardı:

  • 2015 yılına kadar 1990 yılı düzeyinde aşırı yoksulluk içinde yaşayan insanlar oranını yarıya indirilmesi.
  • Evrensel ilköğretime ulaşılması. 
  • Toplumsal cinsiyet eşitliğinin teşvik edilmesi ve kadınların güçlendirilmesi. 
  • Çocuk ölüm hızlarını azaltılması. 
  • Anne sağlığının iyileştirilmesi. 
  • HIV/AIDS, sıtma ve diğer hastalıklarla mücadele edilmesi. 
  • Çevresel sürdürülebilirliğin sağlanması. 
  • Küresel ortaklık. 

Binyıl Kalkınma Hedefleri'nin özellikle kadınlara odaklanan üç hedefi vardır: Hedef 3, 4 ve 5, ancak kadınların sorunları da tüm hedefleri aşmaktadır. Bu hedefler genel olarak ekonomik, sağlık ve siyasi katılım da dahil olmak üzere kadınların yaşamının tüm yönlerini içermektedir.

Cinsiyet eşitliği de, eğitimle güçlü bir şekilde bağlantılıdır. Dakar'ın Eylem Çerçevesi (2000) iddialı hedefler ortaya koymuştur: 2005 yılına kadar ilk ve orta öğretmedeki cinsiyet eşitsizliklerinin ortadan kaldırılması ve eğitimde 2015 yılına kadar cinsiyet eşitliği sağlanması. Odak noktası, kızların eşit ve iyi bir şekilde erişebilmelerini sağlamayı ve kaliteli temel eğitimde başarı sağlamayı amaçlamaktadır. Dakar'ın Eylem Çerçevesinin toplumsal cinsiyet hedefi, Binyıl Kalkınma Hedeflerinin Hedef 3'ünden (Hedef 1) biraz farklıdır: "Tercihen 2005 yılına kadar, ilk ve orta öğrenimde ve her seviyedeki eğitim düzeyinde cinsiyet eşitsizliğini ortadan kaldırın." MDG Hedefi 3, öğrencinin başarısı ve kaliteli temel eğitim için bir referans içermez, ancak okul düzeyinin ötesine geçer. Araştırmalar, kız çocuklarının eğitiminin anne ve çocuk sağlığı, doğurganlık oranları, yoksulluğun azaltılması ve ekonomik büyüme üzerindeki olumlu etkisini göstermektedir. Eğitimli annelerin çocuklarını okula gönderme olasılığı daha yüksektir.

Gelişmekte olan ülkelerde ve kalkınma alanında çalışan bazı kuruluşlar, kadınlar için çalışmalarına savunuculuk ve güçlendirme getirmiştir. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) Kasım 2009 yılında, kırsal alanlarda kaynaklara, mallara, hizmetlere ve karar alma süreçlerine erişimde, cinsiyet eşitliğinin ve FAO'nun tarım ve kırsal kalkınma programlarındaki cinsiyet eşitliğinin stratejik hedeflerini içeren 10 yıllık bir stratejik çerçeve kabul etti. Aşamalı İletim Birliği Birliği (APC), kalkınma projelerini planlamak ve değerlendirmek için kadınlar da dahil olmak üzere toplumun tüm kesimlerinden yararlanmalarını sağlamak için Cinsiyet Değerlendirme Metodolojisi geliştirdi.

Birleşmiş Milletler tarafından geliştirilen Cinsiyete Dayalı Gelişme Endeksi (GDI), kadın ve erkekler arasındaki eşitsizlikleri aşağıdaki alanlarda göstermeyi amaçlamaktadır: Uzun ve sağlıklı yaşam, bilgi ve iyi bir yaşam standardı. Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP), İnsani Gelişme Endeksine (HDI) cinsiyet temelli bir boyut eklemek üzere hazırlanan göstergeleri getirdi. Buna ek olarak, 1995 yılında Cinsiyete Dayalı Gelişim Endeksi (GDI) ve Toplumsal Cinsiyet Güçlendirme Tedbirleri (GEM) tanıtıldı. Daha yakın bir zamanda, UNDP, cinsiyet eşitsizliğinin daha iyi bir ölçümü ve GDI ve GEM'in eksikliklerini iyileştirmek için tasarlanan Cinsiyet Eşitsizlik İndeksi (GII) adlı yeni bir gösterge sundu.

İklim değişikliği

Cinsiyet, bilim ve iklim değişikliği politikasında artan bir endişe konusudur. Genel olarak, iklim değişikliğine yönelik cinsiyete dayalı yaklaşımlar, iklim değişikliğinin cinsiyete bağlı olarak farklılaşan sonuçlarının yanı sıra, eşitsiz adaptasyon kapasiteleri ve iklim değişikliğine cinsiyetin katkısı konularını ele almaktadır. Dahası, iklim değişikliği ile cinsiyet arasındaki kesişme, ortaya çıkan karmaşık ve kesişen güç ilişkileri ile ilgili sorular ortaya çıkarmaktadır. Bununla birlikte, bu farklılıklar çoğunlukla biyolojik veya fiziksel farklılıklardan değil, sosyal, kurumsal ve yasal bağlamdan oluşur. Bunu takiben, savunmasızlık, kadınların ve kızların daha özünde bulunan özelliklerinden değil, daha çok marjinalize olmalarının bir ürünüdür. Roehr, Birleşmiş Milletlerin resmi olarak cinsiyet eşitliği taahhüt ederken, iklim değişikliği politikaları bağlamında cinsiyet eşitliğine ulaşılamadığını belirtmektedir. Bu durum, iklim değişikliği üzerine söylemlerin ve müzakerelerin, çoğunlukla erkeklerin egemen olduğu gerçeğini yansıtmaktadır. Bazı feminist bilim adamları, iklim değişikliği konusundaki tartışmaların, sadece erkekler tarafından değil, aynı zamanda öncelikle "erkeksi" ilkeler biçiminde yapıldığını ve iklim değişikliği konusundaki tartışmaların teknik çözümlerine odaklanan bir perspektife dayandığını ileri sürdü. İklim değişikliğinin bu algısı, bilimi ve iklim değişikliği politikasını şart koşan öznellik ve iktidar ilişkilerini gizlemekte ve Tuana'nın "Epistemik adaletsizlik" teriminin ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Benzer şekilde, MacGregor, iklim değişikliğini "sert" doğal bilimsel davranış ve doğal güvenlik meselesi olarak çerçeveleyerek, hegemonik erkeklik alanının geleneksel alanlarında tutulduğunu kanıtlamaktadır.

Sosyal medya

Cinsiyet rolleri ve stereotipler, son birkaç on yıl içinde toplumda yavaş yavaş değişmeye başlamıştır. Bu değişiklikler çoğunlukla iletişim halindeyken, daha özel olarak sosyal etkileşimler sırasında gerçekleşir. İnsanların iletişim kurma ve sosyalleşme biçimleri de teknolojideki ilerlemenin yanı sıra değişmeye başlamıştır. Bu değişikliğin en büyük nedenlerinden biri sosyal medyadan kaynaklanmaktadır.

Son birkaç yıldır, sosyal medyanın küresel kullanımı artmaya başladı. Bu artış, gençler arasında kullanılabilecek teknolojinin zenginliğine katkıda bulunmuştur. Son zamanlarda yapılan araştırmalar, erkeklerin ve kadınların teknolojiye farklı değer biçtiğini ve teknolojiyi farklı kullandıklarını ortaya koymaktadır. Forbes, 2010 yılında Facebook kullanıcılarının %57'sinin kadın olduğunu ve bu durumun da kadınların sosyal medyada daha aktif olduklarını, çünkü ortalama olarak kadınların %8 daha fazla arkadaşının olduğunu ve Facebook aracılığıyla paylaşılan yayınların %62'sini oluşturduklarını bildiren bir makale yayınladı. 2010 yılında yapılan bir başka araştırmada, Batı kültürlerinin çoğunda kadınlar, erkeklere kıyasla kısa mesaj göndermek için, arkadaşlarıyla ve ailesiyle iletişim kurmak için sosyal paylaşım sitelerinde daha fazla vakit harcamaktadırlar.

Sosyal medya, sadece sözcüklerin iletişiminden çok daha fazlasıdır. Resimler, popülerliğin arttığı sosyal medyayla birlikte, kaç kişinin iletişim kurduğu konusunda büyük bir rol oynamıştır. 2013 yılında yapılan araştırmalar, sosyal paylaşım sitelerinde yayınlanan resimlerin %57'sinden fazlasının cinsel olduğunu ve dikkat çekmek için yayınlandıklarını ortaya koymuştur. Daha şaşırtıcı bir şekilde, kadınların %58'i ve erkeklerin %45'i kameraya bakmayarak, çekilme konusunda yanılsaması oluşturmaktadır. Dikkate alınması gereken diğer faktörler, resimlerdeki pozlar olup; kadınların alt statüye yerleşen veya çocuk gibi kendilerini değiştirdikleri benzer pozlardır. Sonuç olarak, araştırmalar, sosyal paylaşım siteleri aracılığıyla çevrim içi olarak paylaşılan görüntülerin, bireylerin dünyayla paylaşmak istediği kişisel yansımaların oluşturulmasına yardımcı olduğunu tespit etmiştir.

Son araştırmalara göre, cinsiyet sosyal hayatlarımızı yapılandırmada güçlü bir rol oynamaktadır. Çünkü, toplum "erkek" ve "kadın" kategorileri atamakta ve oluşturmaktadır. Toplumdaki bireyler, farklılıklar yerine toplumsal cinsiyet arasındaki benzerlikleri öğrenebilir. O zamana kadar cinsiyet asla gerçekten eşit olmaz ve bu bir sorundur. Sosyal medya, daha fazla eşitlik oluşturmak için yardımcı olur. Çünkü, her birey kendisini sevmektedir ya da kendisini ifade edebilmektedir. Herkes, aynı fikirde olmasa bile, görüşlerini ifade etme hakkına sahiptir, bazıları buna katılmayabilir. Fakat, yine de her cinsiyete eşit miktarda güç yetkisi verilir.

ABD'de yaşayan genç yetişkinler, iletişim sağlamak, birbirleriyle dertleşmek ve meraklarını gidermek için sosyal paylaşım sitelerini sıklıkla kullanmaktadır. Ergen kızlar, genellikle akranlarıyla iletişim kurmak ve mevcut ilişkileri güçlendirmek için sosyal paylaşım sitelerini kullanmaktadır. Erkek çocuklar, sosyal paylaşım sitelerini eş dost ve yeni arkadaşlarla buluşmak için bir araç olarak kullanmaya eğilimindedirler. Daha da önemlisi, sosyal ağ siteleri, bireylerin kendilerini ifade etmelerine izin vermektedir. Çünkü, böylelikle kendileri bir kimliğe sahip olabilmekte ve ilişkide olabilecek diğer kişilerle sosyalleşebilmektedirler. Sosyal paylaşım siteleri ayrıca, cinsellik konusunda daha rahat hissedecekleri bir alan oluşturmak için, kişilere erişim imkanı sağlamaktadır. Yakın zamanda yapılan araştırmalar, sosyal medyanın genç medya kültürünün daha güçlü bir parçası haline geldiğini ve sosyal medyayla daha samimi öyküler anlatıldığını, toplumsal cinsiyet, cinsellik ve ilişkilerle iç içe geçtiğini belirtmiştir.

Gençler ABD'de doyumsuz internet ve sosyal medya kullanıcılarıdır. Araştırmalar, yetişkinlerin yalnızca %78'ine kıyasla, 12-17 yaşları arasındaki neredeyse tüm ABD gençlerinin (%95) çevrim içi olduğunu tespit etmiştir. Bu gençlerin %80'inde sosyal medya sitelerinde profilleri vardır, buna karşılık 30 yaş ve üstü çevrim içi nüfusun yalnızca %64'ünde profil vardır. Kaiser Aile Vakfı tarafından yürütülen bir araştırmaya göre, 11 ile 18 yaşları arasındaki kişilerin, günde bir buçuk saat bilgisayar kullanarak, günde ortalama 27 dakika sosyal ağ sitelerini ziyaret ederken birden fazla hesaba girerek zaman harcadıklarını ve günlük bilgisayar kullanımınında dördüncü sırada olduklarını belirtti.

Genç kızlar ve erkekler, çevrim içi profillerinde yazdıklarından farklıdırlar. Araştırmalar, kadın katılımcıların daha "sevimli" resimler paylaşma eğiliminde olduklarını, erkek katılımcıların yaptıkları etkinlik resimlerini paylaşma olasılığının daha yüksek olduğunu göstermiştir. ABD'deki kadınlar aynı zamanda daha fazla arkadaş fotoğrafı paylaşmaya da eğilim gösterirken, erkekler spor ve mizah bağlantıları hakkında daha çok paylaşım yapmaya eğilimlidirler. Çalışma, aynı zamanda erkeklerin daha çok alkol ve cinsel referans paylaşımlarını yayınlamaya eğilimli olduklarını tespit etti. Ancak, genç bir tanışma sitesine bakıldığında roller tersine dönmektedir. Kadınlar cinsel referanslarından, erkeklerden çok daha fazla derecede bahsetmişlerdir.

Erkekler, memleketleri ve telefon numaraları gibi daha kişisel bilgiler paylaşmaktadır. Kızlar, kişisel bilgiler hakkında daha tutucu olsa da, bu sosyal ağ sitelerinde kendilerini halka açmaktadırlar. Bu arada erkeklerin, profillerine gönderdikleri bilgilerde teknolojiye, spora ve mizaha yönelme olasılıkları daha yüksektir.

Sosyal medya, bireylerin kendilerini ifade etmelerine yardımcı olmaktan öteye gitmektedir. Çünkü kişilerin, özellikle duygusal ilişkiler kurmaları için, başka kişilere yardım etmeleri sağlanmıştır. Çok miktarda sosyal medya kullanıcısı, beceriksizce birinin numarasını istemek için kullanılan geleneksel yaklaşımla karşılaştırıldığında, daha az doğrudan bir yaklaşımla ilişkiler kurmayı daha kolay bulmaktadır. 

Cinsiyetler arasındaki iletişimde, sosyal medya büyük rol oynamaktadır. Bu nedenle, çevrim içi etkileşimlerde cinsiyet kalıplarının nasıl geliştiğini anlamak önemlidir. 1990'lı yıllardaki araştırmalar, farklı cinsiyetlerin çevrim içi etkileşim söz konusu olduğunda aktif, çekici, bağımlı, baskın, bağımsız, duygusal, seksi ve itaatkar olmak gibi bazı özelliklerini sergilediğini ileri sürdü. Bu özelliklerin toplumsal cinsiyet kalıpları aracılığıyla sergilenmeye devam etmesine rağmen, son yıllardaki araştırmalar bunun zorunlu olarak geçerli olmadığını göstermektedir.